Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Mesaj tarafından canfeda Bir Çarş. Mayıs 19, 2010 12:13 pm

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]



"Ödülsüz cezasız çocuk yetiştirmek" bölümünde, Thomas
Gordon kitaplarını Türkiye'ye getiren ve Gordon'un Etkililik Eğitimi
üzerinde çalışmalar yapan eğitimci Birsen Özkan'ın yazıları bulunuyor.
Yazıları baştan itibaren sıra ile okumanızı tavsiye ediyoruz.



4-Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Merhabalar,

Dördüncü yazımıza çocuk eğitiminde temel taşlarından
olan bir bilgi ile başlayalım:

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Sağlıklı bir insanda bu iki
gereksinim bir denge içinde karşılanmış olur. Sağlıklı bir ilişkide de
kişiler hem kendi, hem de karşısındanin bu gereksinimlerini
karşılamasına izin vermeli, destek olmalıdır. Bu bilgi aslında Gordon
öğretisinin felsefesini de içeriyor: Kazan-kazanda “birey” in haklarına
saygı gösterirken “biz”e ulaşılıyor. Bu denge yalnız çocuklarımızla
ilişkimizde değil, eşimizle ilişkimizde de gözetmemiz gereken çok önemli
bir dengedir.


Hepimiz biliriz, bebeğimizin eli kaşık tutacak kadar
olgunlaştığında artık onu beslememiz zorlaşır, çünkü kendi yemek ister.
Kaşığını eline verdiğimizde ağzını bulana kadar mamasının çoğunu yüzüne
–gözüne bulaştırır, bir miktarını da ağzına koymayı başarır.
Sözcüklerle olmasa da davranışıyla bize “Ben büyüdüm kendime kendime
(Benim oğlum böyle derdi)yiyebilirim” demektedir. Buna izin verdiğimizde
biz de ona “Evet sen artık büyüdün, kendi kendine yiyebileceğine
güveniyorum, o nedenle kaşığını sana veriyorum” demiş oluyor, en
önemlisi de bu davranışımızla birey olmasına izin vermiş
oluyoruz.
Şimdi yavrumuz döke saça mamasını yerken birey olmanın gücünün
(farkında olmasa da) keyfini çıkarırken biz de ondan uzakta neşe içinde
yemeğimizi yiyor olsak durum ne olur dersiniz? Evet, huysuzlanır, belki
de ağlamaya başlar. Mama sandalyesiyle birlikte ona da masada,
yanımızda bir yer versek ondan mutlusu olmaz. Çünkü artık hem
bireydir hem de anababasına aittir.


Bu dengeyi nasıl
kurabiliriz? Sıfır ile on arasında bir olgunluk ölçeği düşünelim. Çocuk
doğduğunda

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

“sıfır” olgunluktadır ve tümüyle
anababasına bağımlıdır. Bu “Ben bilmem sen bilirsin” dönemidir.
Gerçekten de ağladığında acıkma ağlaması mı, bezi mi kirlenmiş, yoksa
şımarıklık yapıp “Alın artık beni kucağınızaaaa” mı diyor, biz biliriz.
Zaman geçtikçe acıktığını, çamaşırını ıslattığını, üşüdüğünü O
da bilmeye başlıyor. İşte o zaman “ben, ben” diyerek birey olmaya adım
atıyor. Tümüyle bağımlılıktan bağımsızlık dönemine geçmeye, özerk
olmaya başlıyor. Kaba hatlarıyla bir yaş, üç yaş, altı yaş ve( kafiyeli
olsun) on altı yaş “ben”in öne çıktığı yaşlardır. Eğer çocuğun “ben”
dediği zamanlarda büyükler de eski alışkanlıklarını sürdürüp
“ben”derlerse, çocuğun bu zıtlık dönemlerini sağlıklı atlatmasına engel
, çocukta inatçılık gelişmesine neden olurlar. Çok önemli bir
nokta da çocuğun “sen-ben” çekişmesini yaşayarak öğrenmesi ve
olgunlaşmaya adım atamamasıdır.
Eğer büyükler çocuğun
“hayır/ben” dönemlerinde “biz” diyebilirlerse çocuk olgunlaşarak
dayanışmaya geçip biz bilincine ulaşabilir. Biz bilincinde/kazan kazanda
hem çocuk, hem büyük kendini var ve değerli
hisseder. Zaten bu duygu nedeniyle çatışmalarda ortak bir nokta
bulunur.

Üç
yaşındaki minik kızınız “ben” döneminde, buz gibi havada fırfırlı
yazlık elbisesini giyip sokağa çıkmak istiyor. Bu durumda genellikle
yapılan “Soğuk havada o elbisenle seni gezmeye götüremem, hastalanırsın”
diye mantıklı düşüncelerle isteğinin neden olamayacağını
açıklamaktır. Bu yöntem çoğu kişi tarafından güvenle önerilir. Oysa
Gordon’un “iletişim engelleri” konusunda göreceğimiz gibi sorun varken
önerilen mantıklı düşünceler, yaşatacağı olumsuz duygular nedeniyle
iletişime engel olur ve bu duygular içinde olan çocuk diretmeye devam
ederek sen-ben çekişmesini tırmandırır. Yapılması gereken:

a )
Çocuğun isteğini anladığınızı göstermektir. Nasıl? Etkin dinleme ile.
“Bu elbiseni çok seviyorsun, arkadaşının da onu görmesini istiyorsun.”
Böylece çocuğa “sen varsın” demiş oluyoruz. Anlaşıldığını anladıktan
sonra;

b)“Ama ben de senin üşüyüp hasta olmanı istemiyorum.”
Diyerek ben dili ile “Ben de varım” ı çocuğa anlatırız.

c)“Bakalım
seni üşütmeyecek sevdiğin başka giysilerin var mı? Hepsine bakalım.”
diyerek iki tarafa da uyan bir çözüm arayışında olduğumuzu, etkileşim
içinde olduğumuzu çocuğa gösterebiliriz.

Psikolojinin büyükleri
“Çocuğa kendini değerli hissettirin ama kendinizden de ödün vermeyin”
derler, ancak bunu nasıl yapacağımızı söylemezler. İşte Gordon bunun
yollarını gösteriyor bize.

Gordon da aşağı yukarı aynı şeyleri
başka bir deyişle anlatıyor. Benim eklerimle:

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Çocuk
doğduğunda tümüyle bağımlıdır. Gereksinim duyduğu her şeyi ona
anababası sağlar. Neye gereksinimi vardır? Mamaya, sevgiye, bakılmaya,
temizlenmeye, güven duymaya.. Kimde vardır bunlar, anababada. İşte bu
nedenle çocuk küçükken onun gözünde anababasının çok büyük bir
psikolojik boyutu vardır. Bu her çocuk için böyledir . Anabanın amele ya
da prof. olması bir şeyi değiştirmez. Önemli olan gereksinimlerini
karşılamalarıdır. Hele artılar(ödüller) ve eksiler(cezalar) de varsa
psikolojik boyutlardaki uçurum kaçınılmaz olur. Çocuk büyüdükçe yürümeye
başlayınca, dil gelişimi ile, tuvalet temizliğini edinince yani
bedenine hakim oldukça minik minik kendi artılarını almaya başlar. Bu
artılar kendi gözünde kendi psikolojik boyutunu büyültmeye başlar.
Okulda bilgiler öğrenince, özellikle lise çağında bedensel ve zihinsel
gelişmesinin verdiği güven duygusu, edindiği beceriler vs. nedenleri ile
psikolojik boyutunu daha da büyültür. Burada dikkat etmemiz gereken
anababasının boyutunu küçültmüyor, kendi boyutunu büyültüyor. Bazı
evlerde çocuk, anababasını bilgi, beceri, yetenek ve fiziksel güç olarak
çok geride bıraktığını net olarak görüyor olabilir.

Eğer
anababa gencin bu üstünlüklerinin farkında ise ve bunu büyük bir
mutlulukla kabul etmişse, ters düştükleri konularda bilge bir
davranışla “Benim bu konudaki görüşüm bu, yine de sen bilirsin” diyerek
hem kendini “var” etmiş olur hem de çocuğunu kabul etmiş olur. Böyle bir
ilişkide evlât mutlaka anababasının deneyimlerini göz önünde
bulunduracaktır. Bu tip ilişkinin yaşandığı evlerde kuşak çatışması
olmaz. (Anabanın çok bilgili, güçlü olduğu evlerde de anababa böyle bir
biliçte ise durum yine olumlu olacaktır) Yok eğer çocuk üstünlüğünü açık
bir biçimde görüyor, buna karşın anababa “ Ben büyüğüm, bu evde
yaşadığın sürece benim dediklerim geçerli olacak,” yaklaşımında ise
kuşak çatışması kaçınılmazdır. Ben, böyle anababalar kendilerini
minareden atmaya

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

mahkumdurlar, derim.

Belki
bilirsiniz Selçuklular zamanında Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese
yapılırken çini ustası kendini minareden atıp ölüyor. Olay şöyle
gelişmiş: Medrese bitmiş, sıra minarelerin çinilerle süslenmesine
gelmiş. Minarelere iskeleler kurulmuş. Birinin çinilerini usta,
diğerininkini çırak döşüyormuş. Çıraklar evvel eski ustaların aynı
zamanda özel işlerini de görürler. Ustanın bir şeye gereksinimi
olduğunda karşı minareye seslenirmiş “Ahmet susadım ,bana su getir;
Ahmet çekicim düştü getir…… ” Çırak ustasının yanına her çıkışta onun
çinileri nasıl döşediğine dikkat edermiş. Günlerden bir gün Ahmet yine
ustasının yanına çıktığında çinilerin işlenişlerini incelerken ne
görsün? Ustasının derzleri kendininkinden kötü ! Kendisi çinileri çok
daha muntazam aralıklarla döşüyor. Bir müddet sonra usta yine susuyor ve
karşı minareye sesleniyor, “Ahmet bana bir maşrapa su getir.” Ahmet ne
diyor dersiniz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi “İn de kendin al!”. Bunu
duyan usta çırağından bu sözü duymayı gururuna yediremiyor ve kendini
aşağıya atıyor. Ahmet neden böyle dedi? Çünkü artık o psikolojik
boyutunu büyülttü ve kendini ustalık mertebesine yükseltti.

Bizler
de çocuklarımız artılarını aldıkça psikolojik boyutlarını
büyülteceklerini bilmeliyiz. Özellikle çatışmalar dönemlerinde onların
artılarını gördüğümüzü onlara anlatabilmeliyiz. Etkili iletişim
becerileri nasıl anlatacağımızı bize gösteriyor.
Bebekler
acizlikleriyle bu büyük psikolojik boyutu anababalarına veriyor, ama
kendini ve anababasını değerlendirme çağı olan ergenlikte bu hakka
lâyık görüyorsa onlara saygısını sürdürüyor, yoksa verdiği gibi geri de
alıyor. Bunu nasıl gösteriyor? İletişimi keserek, hiçbir şeyi onlara
danışmayarak, dediklerinin tersini yaparak kendini kabul ettirmeye
çalışıyor ve anababayı yok sayıyor.
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Mesaj tarafından canfeda Bir Çarş. Mayıs 19, 2010 12:14 pm

Kuşak çatışması “Allah emri” değildir.

Minareden atlamamak için
çocuklarımızla sıcak bir ilişki kumalıyız. Doğan Hoca “İletişim
bir canın başka bir cana dokunmasıdır”
der.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Bu bebecik annesini emmeyi
bırakmış, dinliyor. Anneciğinin söylediklerinin içeriğinden bir şeyler
anlaması olası mı? Tabii ki hayır ama duygusal boyutta çok şey anlıyor:
“Sen benim için çok değerlisin, bir tanemsin” Yani varlığının onandığını
hissediyor.

Çocuğumuzla kurduğumuz
iletişim biçimimizle onu şekillendirdiğimiz gerçektir.

Antik
Yunan’da Isparta Şehir Devleti’nde gürbüz doğan bebekler annesine bile
gösterilmeden devletçe alınıp bakım evlerine konurmuş. Bu bebeklere çok
iyi bakılımış, ama en ufak bir sevgi ve şefkat gösterilmezmiş. Bu
bebekler beş yaşına geldiklerinde son derece hırçın, saldırgan
davranışlar gösterirlermiş. Bu özellikler belirmeye başlayınca bu
çocuklar bakım evlerinden alınıp askeri eğitime geçirilirmiş. Böylece
vahşi başarılarıyla ünlü Isparta savaşçıları yetiştirilirmiş.
İletişimin önemi İsa’dan önce bile biliniyormuş demek ki..

Peki
çocuklarımızla şimdi nasıl iletişim kurduğumuzun farkında mıyız?
Çocuğunuzun ilkokulda okuduğunu varsayıyorum. Bir gün okuldan eve çok
mutsuz dönüyor ve size “Artık okula gitmeyeceğim. Okuyup da ne olacak
sanki!” diyor. Ona ne söylerdiniz? Lütfen yazınız. Seminerlerimde bu
soruyu sorduğumda birbirine benzeşik yanıtlar alırım. Ya okursa elde
edeceği olanaklar , ya da okumadığında başına neler geleceği anlatılıyor
çocuğa. Hatta bir baba şunu söylemişti: “ Bu bizde çok sık tekrarlanan
bir durumdur, eskiden dil dökerdim, şimdi buna gerek kalmadı artık.
Kırmızı ışıkta durduğumda camları silmek, mendil satmak için arabanın
yanına gelen çocukları gösterip ‘okumazsan sonun böyle olur işte’
diyorum, kestirmeden işi hallediyorum” demişti. Yanıtların çoğunun
çocuğu bu düşüncesinden caydırmak için kurgulandığı neredeyse kesindir.
Enerjimizi çocuğu caydırmak, onu değiştirmek için kullanıyoruz ve bu
nedenle de başarısız oluyoruz. Neden böyle yapıyoruz?

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Çünkü böyle bir paradigmayla
büyütüldük ve bunu öğrendik. Oysa bunu gerçek olmadığını artık
biliyoruz. Çocuğun bize göre yanlışı, yanlışı yaptığı anda düzeltilmezse
değil, düzeltilirse yerleşiyor. Çocuğumuzun kabul edemediğimiz
davranışlarını düzeltmeyecek miyiz? Tabii düzelteceğiz ama ne zaman ve
nasıl? Gordon’dan öğreneceğiz. Yanıtınız, hangi zamana yönelik?

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Önümüzdeki minicik çocuğun
gelecekteki halini düşünüp onunla şimdi iletişim kurmaya çalışıyoruz. O
nedenle de her şey birbirine karışıyor. Sağlıklı bir iletişim şu
an şimdi için
kurulur. “Yine aynı şeyi söylüyorsun, bıktım
artık okumazsan ne olacağını anlatmaktan!” yanıtında geçmiş, gelecek
vardır ama şimdi, şu an yoktur. Gordon sorun kimin, etkin dinleme ve ben
dili ile şu an, şimdi nasıl iletişim kurulacağını ve çocuk üzerinde
nasıl etkili olunacağını gösteriyor.

İçinde bulunduğumuz çağın
adı “Bilgi ve uzay çağı”. Her türlü bilgi bombardımanı
içindeyiz.Teknoloji an be an değişiyor. Bir bilgisayar ya da telefonun
ömrü altı ay bile değil. Hemen yeni bir teknolojik modelle eskisi anında
değişiveriyor. Tek değişmeyen birinci yazımda söylediğim gibi çocuk
eğitimi, iletişim. İlk çağlarda da anneler çocuklarına

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

diyorlardı. Uzay çağındayız
anneler halâ aynı şeyi söylüyor.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Anababalar başka yol
bilmedikleri için anababalarından öğrendikleri eğitim sistemini
uyguluyorlar. Oysa eğitimde fark yaratan, bu değişmezliği değiştirecek
bir sistem var elimizde. Artık anababalar çocuğu değiştirmekten vaz
geçip kendilerini değiştirerek, şekilde etkilerini azaltarak özde
etkilerini çoğaltabilecekler.

Sevgili anneler, değerler konusunu
yazı dizisinin sonuna doğru işleyeceğiz. Ama şu anda çocuk eğitiminde
adeta bir “düstur” olmasını istediğim bir yönerge için değerlerden bir
iki cümle ile söz etmek istiyorum.
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Mesaj tarafından canfeda Bir Çarş. Mayıs 19, 2010 12:17 pm

İnsanlar iki tür değerler kümesiyle kendilerini var ederler:

1.
Yerel değerler. Bunlar kültürden kültüre değişen değerlerdir. Örneğin
İst. kültüründe geçerli olan bir değer Urfa kültüründe değer olarak
kabul edilmeyebilir, hatta reddedilebilir. Oysa


2. Evrensel değerlerde durum farklıdır. Bu değerler kültürden
kültüre değişmezler. Urfa’da neyse Ankara’da da odur. Türkiye’de neyse
İsveç’te de odur. Dürüstlük, kişisel bütünlük (Düşündüğümüzle
söylediğimizin, söylediğimizle yaptığımızın aynı oluş durumu),
hakkaniyet, onura saygı, koşulsuz sevgi vb. gibi.. değerler, İnsanı
insan yapan evrensel değerlerdir. Nice evlilik yerel değerlerin
uyuşmazlığı yüzünden yıkılıyor. Oysa bu değerler farklı olabilir, eşler
birbirini anlayabilir ve kabul edebilir, yeter ki evrensel değerlerde
farlılıklar olmasın ve çocuklar evrensel değerlerle eğitilsin.

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Bu üçlüden biri olmazsa
diğerleri de var olamıyor. Bu nedenle önem verdiğimiz her ilişkide,
özellikle yavrularımızın eğitiminde bu üçlü düsturumuz olmalı. Biz
bilinci ve evrensel doğrular yaşantımızda var değilse, etkili iletişim
becerilerini annelik kimliğimizin ayrılmaz bir parçası yapamayız. Ben
büyüğüm, daha doğrusunu ben bilirim düşüncesindeysek nasıl etkin
dinleyebiliriz ki, kabul edemediğimiz bir davranış karşısında ilk
tepkimiz iletişim engeli kullanmak olur.

Değerli anneler
çevrenize baktığınızda insanların çoğunun biz bilincine mi, yoksa
sen-ben bilincine mi sahip olduğunu görüyorsunuz? Bana göre biz
bilincine/kazan-kazana sahip insanlar parmakla sayılacak kadar az. Bu
neden böyle oluyor? Bizim toplumumuzda neden insanlar küçükken ya da
kendini yetersiz hissettiğinde karşısındakine “sen bilirsin” diyor da
kendini kuvvetli hissettiğinde “ben bilirim” diyor? Neden “biz”
diyemiyoruz? Bunun nedenini Eric Berne’nin “Transaksiyonel Analiz”inde
buldum. Bir sonraki yazıda bu konuyu işleyeceğiz.

Sevgilerimle..
BİRSEN ÖZKAN
(Birsen Özkan yazılarından metin ya da resimlerden alıntı yaparken
mutlaka yazarın adını belirtiniz. Aksi takdirde 5846 sayılı fikir ve
sanat eserleri yasasına göre suç işlenmiş olur.)
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz