Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:22 am

Mehmet Akif’in ilk kez yayınlanan şiiri
Tarih : Aralık 28 2009 intibah

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Mehmet Akifin ilk kez yayınlanan şiiri İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, ara ara arkadaşlarıyla hasretini mektuplarla giderdiği yıllarda Ispartalı Hakkı isminde bir dostuna yazmış bu şiiri.. İlk kez yayınlanan şiir Safahat’a da yer almamış.

Akif’in albümünden bir sima: Ispartalı Hakkı

‘Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır, parantez. Parantezin içindeki çizgi / Ne varsa orda / Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci / Ne varsa orda…” İnsanların daha kadirşinas olduğu yıllarda yaşamıştı Behçet Necatigil. Buna rağmen hayatın iki parantez arasına alındığını hissediyor, bunu yediremiyordu kendine. Yine de biliyordu haklı olduğunu, tıpkı bizim bildiğimiz ve yaşadığımız gibi…

Ispartalı Hakkı; aç parantez, 1867 tire 1923, kapa parantez. Burada bitmesi mümkün değil elbette. Hele de vefat yıldönümünde gönlümüze düşen ortak dostumuz Mehmet Akif, neredeyse yüz yıl önceden tutup getirdiyse onu, bir bildiği vardır. Dönüp bakmak, anlamak, tanımak için gayret etmek gerekir. Akif vesilesiyle parantezleri birbirinden uzaklaştırmaya kastettik. O, ne kadarına delalet ederse artık…

Lakabından da anlaşılacağı gibi Ağlarcı(ca)zâde Mustafa Hakkı, Isparta doğumlu. Kayıtlara göre babasını 4 yaşında kaybediyor. Sıbyan Mektebi’nin ardından 13 yaşında hafızlığını tamamlıyor. O tarihten sonra adı annesi ve yakın akrabaları için Hakkı değil, Hafız. Rüştiye’den mezun olduktan sonra çalışmaya başladığı Menâfi Sandığı Katipliği Ziraat Bankası’na dönüştürülünce bir nevi onun da talihi değişiyor. Daha çocukluğunda okumaya, öğrenmeye duyduğu merakla yaşıtlarından ayrılan Ispartalı Hakkı, Ticaret ve Nafia Nezareti tarafından Nisan 1896′da Suriye, Beyrut vilayetleriyle Kudüs Sancağı Ziraat Bankası müfettişi olarak atanıyor. Aynı tarihlerde Orman Nezareti Hey’eti Fenniyesi’nde Beşinci Şube Muavini ‘Baytar Mehmet Akif Efendi’ de ordunun ihtiyacını karşılamak için gerekli alımları yapmak üzere Şam’da. Henüz 20′li yaşlarının başlarındaki Akif, kendisinden 6 yaş büyük Hakkı Bey’in adını Ispartalı bir dostundan duymuş ama hiç karşılaşmamışlar.

Hakkı Bey’in vefatından sonra oğlu tarafından elden çıkarılan evrak arasındaki mektuplara göre tanışıklık için ilk adımı Mehmet Akif atıyor. 17 Teşrinievvel 1312 (29 Ekim 1896) tarihinde yazdığı mektuba ‘Azizim’ diye giriyor Akif. “Acizinize karşı alel gıyab bir hüsn-ü teveccüh göstermekte olduğunuzu ziraat talebesi Şevki Efendi’den istişbar eylemiş idim” girizgâhının ardından “Burayı ne vakit teşrif edeceğinizden kulunuzu haberdar buyurursanız cidden minnettar olurum efendim” diyerek bağlıyor kelâmı. İmza; Şam’da hayvan mübayeasına memur Baytar Mehmet Akif.

Şam’da başlayan tanışıklık, ikilinin İstanbul’a dönmesiyle yerini dostluğa bırakıyor. Hakkı Bey İstanbul’da devrin önemli mütefekkirleriyle aynı ortamlarda bulunuyor. Kimi sohbet meclislerinin aşina siması, kimi derin fikir teatilerinin aranan muhatabı. İttihad ve Terakki Cemiyeti’yle faaliyet göstermeye başlayan Ispartalı’ya Şûrayı Ümmet’te seçim makaleleri yazma vazifesi veriliyor. Yapması gereken, seçimi halkın anlayacağı biçimde anlatmak. Ahmet Ağaoğlu başkanlığında kurulan propaganda ekibinde de görev alıyor Hakkı Bey. Ona ayrılan güzergâh Şehzadebaşı ve Vezneciler. Geceleri kahve ve gazinoları dolaşıyor. Mehmet Akif henüz İttihatçılarla yolunu ayırmamış, bazı gecelerde o da eşlik ediyor Hakkı Bey’e. İkinci Meşrutiyet’ten sonra iki dönem Isparta mebusluğu yapan Hakkı Bey, kiradan kurtulup Haseki Caddesi’ndeki 40 numaralı evine taşındığında Akif’in kız kardeşi Nuriye Hanım ve eşi Arif Hikmet Çobanoğlu’na komşu oluyor. Bu yakınlık vesilesiyle aileler de katılıyor halkaya.

Hakkı Bey için en önemli sorunlardan biri dilin sadeleşmesi. Türkçülük, halka inmeyen, halkı beslemeyen yazarlar ona ters düşüyor. Türk edebiyatının büyük isimlerinden Abdülhak Hamid için başkaları ‘En büyük şair, dâhi. Öyle bir zaman gelecek ki Sultan Abdülhamid için Hamid’in saltanat-ı edebiyyesi devrinde icra-i saltanat etti denecek’ derken o eleştiri oklarını pervasızca savuruyor: “Bizden çok uzaklarda, daima bulutlarda, bulutların üstünde… Lakin gölgesi üstümüze düşmüyor ki… Acaba ‘Eşber’ şairi, Dühter-i Hindu müellifi, göklerde dolaşırken yerlerde kıvranan bizleri görmez mi? Bizim yerlerde kopan figanlarımızı işitmez mi?”

Safahat’ın ilk cildi neşredildikten sonra Sırat-ı Müstakim’de Hakkı Bey’in ‘Akif ve Safahat’ adlı makalesi yayımlanıyor. Önce Akif’e ve şiirine aşinalığından bahis açıyor. “Bunların pek çoğuna benim ruhum ilk makes olmuştur. Bunları ben kâh bir ırmak gibi çağlayarak, kâh bağrından pınarlar kaynayan bir kaya gibi inleyerek dinledim. Hususa, insan aşka liyakati olmasa da hüsnün cazibesine kapılabilir. Musikiden çok anlamamak bülbül terennümati ile mütehassis olmaya mani değildir.” Akif yakın dosttu, hatta sırdaşı. Lakin o da alıyor Hakkı Bey’in Türkçe konusundaki hassasiyetinden nasibini. Henüz 30′larında olan genç Akif’in dilini de ağır ve anlaşılmaz buluyor ve bunu ifade etmekten sakınmıyor Hakkı Bey. “Safahat ister bir deste gül olsun, ister bir bahçe gülistan olsun bunun bana ziyade dokunan bir ciheti vardır. Bir cihet ki beni bir diken kadar kuşkulandırır, gocundurur. Bu cihet, şairimizi tâzipten halî değildir. … Türkçemizin hukuku gasp edilmiş olursa… Yalnız Türkçe bilenlerin bunlardan hisse almaları nez’edilmiş olursa… Bu hâl ruha dokunmaz mı?”

Akif’in albümünden bir sima: Ispartalı Hakkı


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]




siir Mehmet Akifin ilk kez yayınlanan şiiri

Mehmet Akif, seyrek de olsa yıllarca sürdürüyor Ispartalı Hakkı’yla yazışmayı. Mektuplarını kısa tutan İstiklal Marşı Şairi, beraberine eklediği şiirlerle dostlarının gönlünü alıyor. Safahat’a almadığı bu şiir Ispartalı’ya gönderilmiş.

Mücadeleleri hiç bitmiyor. Hakkı Bey gazetelerden Mehmet Akif’in Babanzâde ile birlikte Arapça kamus hazırlayacağını okumuş. Yüz yüze görüşemiyorlar o sıralar herhâlde. Yine sarılmış kaleme. Yedi sayfa anlatmış… “Canımın, vicdanımın yârı, benim aziz Akif’im, Üstadımız Naim ile Şevket’le daha bazı fâzıl zatlarla elbir edip Kamus-ı Arabî telifine başladığınızı gazeteler yazınca… Bana hikmet satıyorsun diye sakın çıkışmayasın. Ama bunu söylemesem derd olur, hem de öteki söyleyeceklerimi söyleyemem. Vakıa ben bu yaştan sonra Arapça öğrenecek değilim. Belki oğullarım da öğrenmeyecekler. Bilirsin ben ve oğullarım sözdür. Babadan oğuldan kastım zerresi olduğumuz muhterem millettir. … Türkçe kuvvetini bulmak için yalnız Arapçadan değil dünyanın bütün dillerinden kereste almış ve alacaktır. Lakin aldığını kullanma hususunda mülahaza gerek.”

Elimizdeki malzeme Akif’in bu şikâyetlere ne cevap verdiğini görmek için yeterli değil maalesef… Lakin Şairimizi Fransızcasını ilerletmeye ve Batı edebiyatını takip etmeye yönlendiren kişinin Ispartalı Hakkı olduğu biliniyor. Bunu, bir mektubunda “Şam’da iken beni eş’ar-ı abdârımdan (parlak şiirlerimden) soğutmuş idin de gece gündüz gavurca ile uğraşıp duruyordum.” hatırlatmasını yapan Akif de doğruluyor.

23 Temmuz 1912′de İkinci Meşrutiyet’in ikinci yasama dönemi meclisi feshedilince milletvekilleri açıkta kalıyor ve aylıkları kesiliyor. Aynı günlerde Darülfünun’a Metinler Şerhi muallimliği ataması yapılacak. Darulfünun müderrislerinden Mehmet Akif’in adayı Hakkı Bey. Uğraşıyor, didiniyor; ancak nafile: “İki gözüm Hakkı, dün sabah Darülfünûn’a gittim. İsmail Hakkı Bey’den işi anladım: Benim dediğim gibi imiş. Münhal olan muallimlik benim geçen sene okuttuğum derstir ki ona iki hafta evveli bizim Ferid [Kam] beyi intihab etmiş idik. Ancak henüz Nezaret’ce tevcih olunmamış. Bu Pazar günü Encümen-i Muallimîn tekrar toplanacak. Tabiidir ki karar-ı sâbıkında ısrar ile yine Ferid’i intihab edecek. Artık nasip değilmiş diyerek başka bir işe bakmalıyız. Hem ben senin mebus olacağını kavi surette tahmin ediyorum. Olmasan bile senin için iş çoktur: Zift gibi malın olsun Erzincan’dan kel çeker!! Sebilürreşad’ın hem müfessir hem şairbaşısı Mehmed Akif, 6 Eylül 1328 (19 Eylül 1912)”

(***)

Akif’le Hasbihal

Mehmet Akif, seyrek de olsa yıllarca sürdürüyor Ispartalı Hakkı’yla yazışmayı. Mektuplarını kısa tutan İstiklal Marşı Şairi, beraberine eklediği şiirlerle dostlarının gönlünü alıyor. Safahat’a almadığı bu şiir Ispartalı’ya gönderilmiş.

Hasbihal

Bugün yaşım otuz üç; ben demek otuz üç yıl
Kapılmışım bu serab-ı hayata; hem de nasıl:
Bütün kavafil-i âmâl önümde can berleb,
Durur iken yine ben sîne çâk çâk taleb,
Uzakta şöyle heyülâda görsem ümmidim
Teşahhus etti sanır da hemen seğirtirdim!
Hayale peyrev olup döndüğüm bu feyzada
Değildi bir demim olsun belâdan âzâde
Adım başında felâket; adım başında muhat
Ne bir kenâr-ı selâmet; ne bir tarîk-ı necat
Sağımda ağzını açmış amîk bir uçurum;
Solumda inmede dehşetli bir kasırga hücum!
Gidilse leyle-i âtî kadar karanlık çöl!
Dönülse devre-i mâzî gibi kapanmış yol!
Fakat tereddüde, ârâma var mıdır imkân?
Sürüklenir gider elbette dalgaya kapılan.
Uğraştım onca muhacimle bir zaman heyhat
Sonunda tâb ü tüvânım kesildi bitti sebat
Karardı gözlerim artık ne oldu bilmiyorum
Açıldı pîş-i hayalimde başka bir uçurum
Yuvarlanıp düşecektim o cah-ı muzlime ben
Önümde nur-ı ilâhî gibi göründün sen
Yarıp o zulmeti sâyende işte kurtuldum
Dalâle doğru giderken reşâde doğruldum
Göründü dîde-i hakbîne şimdi âlem-i ruh
Uyandı leyle-i ruhumda bir sabah-ı fütuh
Hayat namına ben gerçi sersericesine
Dolaşmışım bu fezâ-yı hayâli bunca sene
Fakat bugün o geçmiş demlerin nihâyetidir
Hayat varsa benimçün bugün bidâyetidir
Felekte ben de acep gün görür müyüm derken
Sabah-ı sermede kalb eyledin leyâlimi sen
Sen ey nigâhımı bîdâr eden ilâhî nur
Kemâl-i feyzin ile olduğun zaman manzur
Degişti sanki muhitim, açıldı başka cihan
Çekildi ufkumu tazyik eden sehab-ı giran
Baharlar uçuyor şimdi asümânımda
Teraneler ötüyor tâ samîm-i cânımda
Muhabbetin ne kadar mucizata mazharmış
Bugün ben anlıyorum başka bir cihan varmış
Gülzâr-ı hayalime suret veren musavver ruh
Kitab-ı sineme bir bak ne dilfirib vuzuh
İçinde gösteriyor âlem sabahatini
O safhadan oku gel sen de kendi hikmetini
Bu kâinatta görmekteyim bütün seni âh
Biraz da gel edeyim sende kâinâta nigâh
Ümidi, ye’si,maişet bela-yı hâilini
Bu kârzâr cihânın bütün gavailini
Hülasa her ne kadar kayd varsa cümlesini
Hayalden silerek yazdım işte sade seni
Bugün düşünm(üy)orum hiç kendi âtimi
Düşünmek istemiş olsam da nerde kabil mi?
Senin fezaları lebriz eden hayalinle
Sığar mı başka endişe tenknâ-yı dile?
Seninle başladı mâdâm bende feyz-i hayat
Hüda bilir edemem bir de masivâ isbat

Mehmed Âkif
/ 23 Mayıs 321 / 5 Haziran 1905

Aksiyon


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:43 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:27 am

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.

14.03.1913


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:43 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:31 am

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Bayram

...

Gelin de bayramı Fatih'te seyredin, zira
Hayale, hatıra sığmaz o herc ü merc-i safa,
Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
Tutun da, ta dedemiz demlerinden arta kalan,
Asırlar ölçüsü boy boy asali nesle kadar,
Büyük küçük bütün efrad-i belde, hepsi de var!
Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
İçinde darbuka, teflerle zilli şakşaklar,
Biraz gidin; Kocaman bir çadır... önünde bütün,
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
Nöbetle bekleşiyorlar; acep içinde ne var?
"Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar!"
Geçin: sırayla çadırlar, önünde her birinin.
Diyor: "Kuzum, girecek varsa durmasın girsin."
Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir ilan,
"Alın gözüm buna derler..." sedası her yandan.
Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
Gelen yapışmada bir, mutlaka o saplı tele,
Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
İnince binmede artık onun da hemşerisi:
"Hak okka çünki bu kantar... Frenk icadı gıram
Değil! Diremleri dörtyüz, hesapta şaşmaz adam."
"Muhallebim ne de kaymak!
"Şifalıdır macun!"
"Simit mi istedin ağa!" "Yokmuş onluğun, dursun."
O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller
Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller
Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar,
Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan
Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan
Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
Ferag-ı bal ile birden geviş getirmedeler,
Koşan, gezen, oturan, maniler düzüp çağıran.
Davullu zurnalı "dans" eyliyen, coşup bağıran,
Bu kainat-i sürurun içinde gezdikçe,
Çocukların tarafındaydı en çok eğlence,
Güzelce süslenerek dest-i naz-ı maderle,
Birer çiçek gibi nevvar olan bebeklerle
Gelirdi safha-i mevvac-i iyde başka hayat...
Bütün sürur u setaretti gördüğüm harekat,
Onar parayla biraz sallandırdılar... derken,
Dururdu "Yandı!" sadasıyle türküler birden,
- Ayol, demin daha yanmıştı a! Herif sen de,
- Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.

"Deniz dalgasız olmaz
Gönül sevdasız olmaz
Yari güzel olanın
Başı belasız olmaz!
Haydindi mini mini maşallah
Kavuşuruz inşallah..."

Fakat bu levha-i handana karşı, pek yaşlı,
Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı,
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
Gelen geçen "Bu niçin ağlıyor?" deyip soruyor.
- Yetim ayol... Bana evlat belasıdır bu acı
Çocuk değil mi, 'salıncak' diyor...
- Salıncakçı!
Kuzum, biraz da bu binsin... Ne var sevabına say...
Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
- Hay hay!
Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
Katıldı ağlamıyan kızların setaretine.


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:42 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:35 am

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:42 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:36 am

Safahat


Safahat yedi kitaptan oluşmaktadır.Önceleri ayrı ayrı basılan bu eserler Latin harfli baskılarda bir araya getirilmiş olup , on iki mısra’dan teşekkül etmiştir . Safahat dışında kalan şiirleri 1975’ten itibaren ek bölüm olarak Safahat ‘a alınmıştır.

1.Kitap: (Safahat) 1908-1910 yılları arasında yazılmış sosyal ve tarihi manzum hikayeleri ,manzum tasvirleri ,istibdadı kötüleyen şiirleri içine almaktadır.
2.Kitap: (Süleymaniye Kürsüsü’nde) Türk bayrağı altında İslam birliğini telkin amacıyla yazılmış , Rusya Türklerinden A. İbrahim Efendinin Süleymaniye ‘de verdiği bir vaaz şeklinde düzenlenmiştir.Güzel tasvirler , manzum fıkralar , zamanın geriliğini anlatan parçalar vardır.
3.Kitap: (Hakkın Sesleri) Bazı ayet ve hadislerin manzum yorumlarıyla Türk Halkını , İslam Birliği içinde iyimserliğe , kurtuluşa , yükselişe çağırır, yaraları tedaviye çalışır.
4.Kitap: (Fatih Kürsüsünde) İkinci kitapta adı geçen vaaz burada da daha olgun ve sistemli olarak “marifet ve fazilet” konularını işler.
5.Kitap: (Hatıralar)Şairin 1.Dünya Savaşı yıllarında yaptığı Berlin,Mısır ve Necid seyahatlerinin ibretli hatıraları olarak batıyı ve bizi değerlendirmesi bakımından önemlidir.
6.Kitap: (Asım) Aruza ve Türkçe’ye hakimiyeti bakımından en güzel eseri sayılan bu kitapta memleketi kurtaracak gençliğin sembolü olarak “marifet ve faziletle “ yüklü Asım ve nesli için sohbet tarzında düşünceler dile getirilir.
7.Kitap: (Gölgeler) Kurtuluşu müjdeleyen şiirleri ile Mısır’da yazdığı dini-lirik , karamsar ve bezgin manzumelerden oluşmaktadır.


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:42 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:38 am

Mehmet Âkif Ersoy Hayatı ( 1873- 1936 )


İstiklâl Marşımızın Şâiri Mehmed Âkif, büyük bir İslâm Şâiridir. O'na "Vatan Şairi" de diyebiliriz. Çünkü Âkif, Allah'a, Peygamber'e, Vatanı'na, Bayrağı'na ve Milleti'ne âşık bir vatanseverdi.

Mehmed Âkif, 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Tahir Efendi, Fatih müderris (profesör) lerindendi. Annesi Emine Şerife Hanım, Buharalı bir ailenin kızıydı. Âkif, ahlâkı ve inancı sağlam bir ailenin çocuğu olarak, aynı özellikleri taşıyan bir çevrede yetişti. Bu çevre İstanbul'un en dindar ve temiz semtlerinden biri olan Fatih'di.
Âkif, kitap ve defterle henüz dört yaşındayken tanıştı. Resmî öğrenimi ise Maarif Nezareti'ne (Millî Eğitim Bakanlığı) bağlı (ilk) okulla başladı. Bu okuldan sonra, Fatih Merkez Rüşdiyesi'ne (ortaokul) devam etti.
Rüştiye tahsili boyunca, babasından bilhassa lisan dersleri aldı. Arapça, Farsça ve Fransızca'yı edebiyatıyla beraber anlamaya başladı. Şiir sevgisi ve merakı da bu sıralarda uyandı.

Rüştiye'den sonra Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçti. Mülkiye, o devrin en parlak öğrenim kurumu sayılıyordu. Âkif, Mülkiye'de okurken babası vefat etti, ayrıca evleri de bir yangında yok oldu. Maddî imkânsızlık yüzünden bu okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Âkif, Baytar (Veteriner) okuluna kaydoldu. Bu yeni okulun mezunlarına daha iyi iş imkânları tanınıyordu. Baytar okulunu birincilikle bitiren Âkif, dört sene kadar Anadolu, Balkanlar, Arabistan ve Arnavutluk'ta dolaştı; mesleğiyle ilgili inceleme ve araştırmalarda bulundu. Gezdiği yerlerde halkla sıcak bir kaynaşma sağladı.

İstanbul'a döndüğü zaman, Halkalı Ziraat Okulu'nda kitabet (kompozisyon), Üniversite'de edebiyat dersleri verdi. Ayrıca Dârü'l-Edeb isimli okulda da öğretmenlik yaptı.

Mehmed Âkif ömrü boyunca çalıştı, çabaladı, mücadele etti. Dinlenmeden, yorulmadan iman ve vatan sevgisiyle coştu, çevresindekileri de çoşturdu. Âkif, büyük bir vatan şairi olduğu gibi, büyük bir İslâm bilginidir. O'nun birçok üstün nitelikleri vardır. Âkif, tam manâsıyla bir İslâm kahramanıdır. Âkif'in bitmez, tükenmez bir sabrı, çelik gibi bir iradesi, eğilmez bir başı, boğulmaz bir sesi ve kısılmaz bir nefesi vardır. O doğruluğun ve fedakârlığın simgesidir.

Mehmed Âkif, derin tefekkürü olan güçlü bir şâirdi. Şiirdeki gücünün ve etkileyiciliğinin en önemli bir sebebi de, yazdıklarındaki samimiyetiydi. O'nun şiirinde şahsî dertleri, özel meseleleri yoktur. Hep umumî olan dertlerle dertlenmiş; milletinin duygu, düşünce ve problemlerine tercüman olmaya çalışmıştır. Bu bakımdan da şiirlerinde bol bol gözyaşı, ağıt, kahır ve sitem vardır. Âkif'i üzen birçok millî mesele, maalesef bugün de varlığını sürdürmektedir. İşte bu sebeple Âkif'in yazdıkları eskimemiştir. Tam aksine, değerlerini daha da artırarak korumaktadır. Âkif, âdeta sadece yaşadığı günleri ve dünleri değil de, bugünleri, hatta gelecek günleri anlatmıştır.

Âkif, çok yönlü bir insandır. Her şeyden önce sağlam bir karakter adamıdır. Dürüsttür. Vefalıdır. Sözünün eridir. İnançlarına sımsıkı bağlı bir insandır. Hem Batı, hem de Doğu klasiklerini ilk kaynaklarından okuyan, aynı zamanda da Kur'an-ı Kerim'i tefsir edebilecek dinî ilimlere vâkıf bir aydındır. Yazdıklarını yaşayan bir dürüstlük sembolüdür.

"Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı."
..............................................................
"Ya açar bakarız Nazm-ı Celil'in yaprağına,
Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için."

diyen Mehmed Âkif, kurtuluşumuzun Kur'an-ı Kerim'in prensiplerine uygun olarak yaşamamıza bağlı olduğunu vurgulamıştır. Âkif, aynı zamanda bir Kur'an hizmetkârıydı. İlk yayınlanan şiiri; "Kur'an'a Hitap" adını taşıyordu. Yazdığı şiirlerle, ilimde ve teknikte geri kalan Müslümanları uyandırmaya çalışıyordu.

"Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atını,
Veriniz mesainize hem de son sür'atını." diyerek, ilimde ve teknikte ilerlemenin gerekli olduğunu vurguluyordu. Âkif, manevî değerlere ve kültürümüze çok büyük önem verirdi. Avrupa'nın teknolojisini alırken, manevî ve kültürel değerlerden taviz verilmemesi gerektiğini haykırmıştır. Ona göre Müslümanlar, Batı'nın tekniği karşısında aşağılık duygusuna kapılmamalıdırlar.
İstiklâl Marşı'nda:

"Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var." derken, Müslümanların ellerindeki iman hazinesine sahip çıkmaları gerektiğini vurgulamaktadır.
Mehmed Âkif'e göre Müslümanlar, zillet ve hakarete boyun eğmemelidirler. Bu konuda Âkif şöyle haykırmaktadır:

"Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum."
Kesilir belki ama çekmeye gelmez boyunum."

Millî Şâirimiz Mehmed Âkif, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edildiğini duyunca; köyleri, kasabaları, şehirleri dolaşmış; camilerde, köy kahvelerinde ve sokaklarda konuşmalar yapmış ve şiirler söylemiştir. Dinlenmeden, yorulmadan Anadolu'yu adım adım dolaşarak, halkı uyarmaya ve uyandırmaya çalışmıştır. Milleti, Allah yolunda cihada çağırmıştır. Mehmed Âkif'in şiiri, halkın faydasına olan bir sanat eseridir. O'na göre sanat, gerçeğin ta kendisi olmalıdır.

"Şudur cihanda en beğendiğim meslek,
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek."

Şeklindeki mısraları, O'nun sanat anlayışını özlü bir şekilde açıklar.
"İstiklâl Marşı'nı nasıl yazdınız?" diye sorulunca, şu cevabı vermiştir:

"Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın,
Kimbilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

"İşte İstiklâl Marşı'nı bu iman ve ümitle yazdım. İmanım olmasaydı hiç yazabilir miydim? Zaten ben başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa, yazılarımda da o vardır... Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!.."

Halbuki, kendisinin kışın soğukta giyebilecek bir paltosu da yoktu. İşte Âkif'in Milletini ve Vatanını ne kadar çok sevdiğinin ispatına bu davranışı bile yeterlidir.

27 Aralık 1936 yılında, 63 yaşında iken İstanbul'da vefat eden Mehmed Âkif'i, vefatının 63. yılında rahmet ve şükranla anıyoruz. Ruhu şâd, mekânı Cennet olsun.

Hayati Otyakmaz


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:41 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:40 am

İstiklâl Marşı
İstiklal Marşı'nın Orijinal Metni

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]



[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
Hakkıdır, Hak'ka tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım;
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hak'kın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!
Düşün, altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli;
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım;
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hak'ka tapan milletimin istiklâl!
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:48 am

Bülbül (*)

-Basri Bey oğlumuza-

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok yolcu yok ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâ mevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!

-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed ıûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın - kanatlandım mı - eb'âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb'a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî'lerin, Fâtih'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâ'atlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümalar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

(*) Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımıza,özellikle Bursa'ya dair acı haberler geliyordu; bunların doğruluğunu veya yanlışlığını araştırmanın da imkânı yoktu
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:49 am

Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:49 am

Kârî...

Bana sor sevgili kâri ; sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş'ânm;
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu' bilirim, çünkü, ne san'atkârım.
Şi'r için "göz yaşı" derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:50 am

Koca Karı ile Ömer

-Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey'e-

Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..
O sahabiyi dinleyin, şimdi:

"Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyan,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel a'râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
Gel beraber, benimle, üç beş adım.
***
Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor bî-haber içerdekiler
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

***
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"Açız!Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
-Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
-O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?
-Yemek mi? Çömleği sen,
Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
-Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
-Hepsi öldü... Kimsem yok.
-Senin midir bu küçükler?
-Torunlarım.
-Ne de çok!
Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
Ah!
Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi,
Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...
Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!

Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
- Haklısın, teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
***
Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.
- Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin Çuvalı?
- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!
Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
- Uzak mı yol? Daha çok var mı?
- Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
Hemen sönüp gidecek...
- Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!

Ocak tutuştu, yemek pişti;
- Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
- Var büyükçe bir kap, alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
Dedim:
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet, haydi!
Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.
***
Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık vedâ edip artık
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halife'nin evine.
"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
Etti az sonra subh-i velveledar
Uyuyan şehri kamilen bidar
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi affeyledin değil mi beni?
-Böyle göster fakat adaletini.


En son canfeda tarafından Salı Haz. 08, 2010 12:51 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:51 am

Küfe

Beş on gün oldu ki, mu'tâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-
O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
Delîlimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden yavrum?Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: "Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... "
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?"
Dedim ki ben de:
Ayol dinle annenin sözünü...
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
-Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol Şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
-Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
-Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben...
Adın nedir senin, oğlum?
-Hasan.
-Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.
-Küfeyle öyle mi?
-Hay hay! Neden bu söz lâkin?
Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
-Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
-Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
"Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...
Koyardı mektebe... Dur söyleyim" demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;
Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fâtih'e çıktık ikindi üstü biraz.
Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:
O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,
Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;
Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:
Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.
Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.
Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!
O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin...
Hasan'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin;
Evet, bu yavruların hepsi, pür südud-i şebab,
Eder dururdu birer aşiyan-ı nura şitab.
Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında-
İlel'ebed çekecek dûş-i ıztırarında!
O, yük değil, kaderin bir cezası ma'sûma...
Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkuma!
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 12:52 am

Leylâ

"Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?" derim, "yer pek";
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, "gök yüksek".
Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, hüsrâna, kalkar, ye'se çarpar serserî alnın!
Ocaksız, vâhalar, çöller; sağır, vâdîler, enginler;
Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!
Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?
Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark'ı istîla?
Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,
Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;
Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!
Asırlardır ki, İslâm'ın bu her gün çiğnenen yurdu,
Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev'ûdu!
O ferdâ, istemem, hiç doğmasın "ferdâ-yı mahşer"se...
Hayır, kudretli bir varlıkla mü'minler mübeşşerse;
Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık?
O "aydınlık" ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,
"Vücûdundan peşîman, ölmek ister" sandığın Şark'ı,
Füsünkâr iltimâ'âtıyle döndürmüş de şeydâya;
Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.

Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,
Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.
Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!
Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!
Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!
Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?
Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?
Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?
Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,
Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ.

Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i'zâzın,
Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;
Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
Ezanlar nevbetindir: İnletir eb'âdı haşyetten;
Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâ'atler kölendiı: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:06 am

Seyfi Baba

Geçen akşam eve geldim. Dediler:
-Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
-Nesi varmış acaba?
-Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
-Keşki ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah!
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol...
Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol
Hem uzun, hem de bataktır...
-Daha a'lâ, kalınız:
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.

Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,
"Gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
Kâh olur, kör gibi Çarpar sıvasız bir duvara;
Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;
Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;

Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil...
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil!
Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
Hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek?
O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.

Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
Geçiyor... Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten.
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık...
Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:

- Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun körgözüne!
O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!

Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba.
-Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık, şunu, bir...
-Sen otur, ben ararım...
-Olsa içerdik, iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

-Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
-Mehmed Ağa'nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.
Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
-Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:08 am

Mehmet Âkif Ersoy'un Kronolojisi

1873 ( 20 Aralık) doğdu.
1878 Mahalle Mektebine başladı.
1879 İlkokula başladı.
1889 (13 Mayıs) Evleri yandı.
1893 (22 Aralık) Veterinerlik Fakültesi'nden mezun oldu.
1893 (28 Aralık) "Hazine-i Fünûn "Mecmuası'nda bir "gazel"i yayınladı.
1894 Ramazan ayında ilk mukabelesini okudu.
1895 14 Mart tarihli Mektep Mecmuası'nda "Kur'an'a Hitap" başlıklı şiiri yayınlandı.
1896 Annesini yanına aldı.
1896 (Mayıs)ta Adana'ya ve Şam'a gitti.
1898 10 Şubat'tan itibaren şiirleri yayınlanmaya başladı.
1898 (1 Eylül) Evlendi.
1901-1902 Sakal bıraktı.
1906 (17 Ekim) Halkalı Ziraat Mektebi'ne "Kitâbet-i Resmiye Muallimi" olarak tayin oldu.
1907 (25 Ağustos) "Çiftlik Makinist Mektebi'ne "Türkçe Muallimi" olarak tayin edildi.
1908 (23 Temmuz) "Umûr-i Baytariye Dairesi Müdür Muavini" olarak görev yaptı.
1908 Bu yıl içinde daha önce yazdığı fakat yayınlanmayan şiirlerinden biri yayınlandı.
1908 (10 Eylül - 31Aralık) Ferit Vecdî'nin "Müslüman Kadını" adlı eserinin tercümesi yayınlandı.
1908 (24 Kasım) Darulfünûn Edebiyat Şubesi I. Sene, "Edebiyat-ı Osmaniye" Muallimliğine tayin oldu.
1908 (18 Kasım) İlk makalesi yayınlandı. (Darulfünûn Talebesine Mühim Bir Tebşir)
1909 (13 Nisan) Sırat-ı Müstakîm 25 gün çıkamadı.
1910 Edebî ve İçtimaî konularda 25'ten fazla makale yazdı.
1910 (28 Şubat) "Baytar Mekteb-i Âlisi Me'zûnini Cemiyeti" adını taşıyan Baytar Yüksekokulu Mezunları Cemiyeti'ne başkan seçildi.
1910 Bu yıl sonlarında annesini hacca gönderdi.
1913 Bir başkasına yapılan haksızlığa dayanamayarak işden ayrıldı.
1913 Beş makale yazdı ve tamamı 1692 mısra tutan "Fatih Kürsüsünde" manzûmesinin neşrine başladı.
1913 (11 Mayıs) 20 yıllık vazifesinden istifa ederek ayrıldı.
1913 Haziran ayı başında, "Safahat"ın üçüncü kitabı olan "Hakk'ın Sesleri" adlı eseri yayınlandı.
1914 "Fatih Kürsüsünde" adlı manzûmesini tamamladı.
1914 Ocak ayında 2 aylık Mısır seyahatine çıktı.
1914 Mart ayında Mısır seyahatinden döndü.
1914 Ağustos ayı başlarında Safahat'ın dördüncü kitabı "Fatih Kürsüsünde" yayınlandı.
1914 "Fatih Kürsüsünde" adlı kitabın ikinci baskısı yapıldı.
1914 Eylül ayında ikinci kitabı "Süleymaniye Kürsüsünde" nin ikinci baskısı yapıldı.
1914 Devlet tarafından görevlendirilen bir heyet ile Almanya'ya gönderildi.
1915 Almanya'dan İstanbul'a geri döndü.
1915 (8 Nisan) "Berlin Hatıraları" yayınlanmaya başladı.
1915 Mayıs ayı ortalarında vazifeli olarak Arabistan' ın Necîd bölgesine gitti.
1918 (4 Temmuz) "Necîd Çöllerinden Medine'ye" adlı şiiri yayınlandı.
1915 Ekim ayı başında Arabistan'dan geri döndü.
1917 "Safahat"ın beşinci kitabı "Hatıralar"ın ikinci baskısı yapıldı.
1918 Nisan ayı başında "Hatıralar" yayınlandı.
1923 Mayısta İstanbul'a dönüp Beylerbeyi'ne taşındı. Buradan da Mısır'a gitti.
1920 (23 Ocak) Başkâtiplik üzerinde kalmak üzere "Azâ"lığa getirildi.
1920 (20 Haziran Cuma) Hacı Bayram Camii'nde vaaz vermiştir.
1918 Bu yıl içinde Safahat külliyatının çıkmış kitaplarından bazıları yeniden yayınlandı.
1919 (18 Eylül) En önemli eseri olan "Asım"ın neşrine başladı.
1920 (5 Haziran) Burdur'dan Mebus seçildi.
1920 (7 Kasım 1920) İstiklâl Marşı için müsabaka açıldı.
1921 "Süleyman Nazif'e ve "Bülbül" isimli şiirleri yayınlandı.
1922 (8 Nisan) "Leyla" isimli yeni şiiri yayınlandı.
1922 Eylül başlarında TBMM kararıyla İslâmî Araştırmalar ve Te'lifler Akademesi'ne üye seçildi.
1923 Mayıs başında ailesiyle birlikte İstanbul'a döndü.
1923 Ekim'de Abbas Halim Paşa'nın davetlisi olarak Mısır'a gitti.
1924-1925 Paşa ile birlikte İstanbul'a döndü.
1924 (25 Aralık) "Firavun ile Yüzyüze" adlı şiiri yayınlandı.
1925 Ocak ayında Hilvan'dan yazdığı şiirlerden "Gece" ve "Vahdet" adlı şiirleri yayınlandı.
1926 Ocak ayında "Secde"yi yazdı.
1926 Annesi Emine Şerif Hanım vefat etti.
1928 "Bir Gece" adlı şiiri basıldı.
1929 "Bir Ariza" adlı şiiri basıldı.
1930 "Ne Eser Ne de Semer" adlı şiiri basıldı.
1930 "Derviş Ahmed" adlı şiiri basıldı.
1931 "Saîd Paşa İmamı" adlı şiiri basıldı.
1931 "San'atkâr" adlı şiiri basıldı.
1933 "Gölgeler" adlı kitabı yayınlandı.
1936 Hastalandı.
1936 (27 Aralık) Pazar günü akşam 19.45'te vefat etti.
1960 Akif'in mezarı Edirnekapı Şehitliği'ne naklolundu
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:08 am

Mehmet Âkif Ersoy'un Gençlik İdeali

Mehmed Akif, büyük bir şair olduğu kadar - belki ondan da fazla - büyük bir fikir adamıdır aynı zamanda.
Büyük bir coğrafyanın, büyük acıların, ümit ve ideallerin, büyük mücadelelerin, çöküş ve çalkantıların, dağılış ve yıkılışların... Safahat'ın şairidir.
Safahat, bir şiir kitabı, bir edebi metin olmaktan daha çok fikri bir eserdir. Onda milletimizin tarihi, yükseliş ve düşüşü,bunun sebepleri, fert ve cemiyet olarak tahlili; zekâsı, nüktesi, edebiyatı, şehri, sokağı, evi, ailesi, acıları ve sevinçleri vardır.
Yedi bölümden oluşan Safahat'ın altıncı bölümünün başlığı "Asım"dır.
Asım, Mehmed Âkif'in "gençlik ideali"nin adıdır. Türk gençliğini, "Asımın nesli" olarak nitelemiş ve o gençliğin resmini ayrıntılı biçimde çizmiştir.
Mehmed Âkif'in, Türk gençliğinde görmek istediği vasıfları şöyle sıralayabiliriz:

Beden Yapısı

Genç, sağlam ve gürbüz olmalıdır. Güreş, yüzme, atıcılık, binicilik gibi sporları yapabilmelidir.
Âkif'in, İstanbul boğazını yüzerek geçtiğini, güreş tuttuğunu, gülle attığını; şehir içinde vasıtaya binmediğini de hatırlarsak, gençliğe fiilen de örnek olduğunu anlarız.

Ruh Yapısı

Genç, imanlı, gayretli, mütevekkil olacak; tembellik, hazıra konmak, hırs ve kıskançlıktan uzak duracaktır.
"Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete râm ol Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol! "

Tahsil ve terbiyesi ( Eğitim ve öğretimi )

Gençlerin, marifet (bilgi) ve fazilet (ahlak) sahibi olmaları ancak tahsil ve terbiye ile ( eğitim ve öğretimle ) mümkün olacaktır.
"Hadi tahsilini ikmâle tez elden, hadi sen !"
"Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım, Marifet bir de fazilet... İki kudret lâzım." Diye seslenir.
Âkif'e göre, bilgisiz ahlak, miskinlik ve zayıflığa; ahlaksız bilgi ise, milletlerin ruhunun zehirlenmesine sebep olur.

İlim

Âkif Bey, gençlerimizin ilim tahsil etmelerine, ilmi gelişmeleri takip etmelerine büyük önem verir. "Asım"ı Almanya'ya, "maddenin kudret-i zerriyyesi"ni - Atom kudretini - öğrenmeye gönderir.
"Yarının ilmi nedir, halbuki? Gâyet müdhiş: Maddenin kudret-i zerriyyesi, uğraştığı iş! " Tesbitinde bulunur.

Çalışkanlık

Gençlere şu tavsiyede bulunur:
"Sakın ey nûr-i dîdem, geçmesin beyhude eyyâmın; Çalış, hâlin müsâitken... Bilinmez çünkü encâmın."
Çünkü:
"Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası !" Olacaktır.

Ümit ve Azim

Ümitsizliğe düşmenin, azmi bırakmanın doğuracağı tehlikeleri şöyle haykırır:
"Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak, Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak! Karşında ziya yoksa; sağından, ya solundan Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan, Alemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk! Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!"

Dindarlık

Genç, dindar olmalıdır; ancak bu konuda ona iyi örnekler gerekmektedir. Cehaletimiz yüzünden dini tanınmayacak bir kılığa soktuğumuzu gören Mehmed Âkif, yüreği yanarak şöyle inleyecektir:
"Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile!"
Genç, Müslümanlığı "uhrevi" bir din, Kur'anı da ölülere okunan bir kitap zannedenlere aldanmamalıdır.
"Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din, Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!"

Ahlâk

Ferdin güzel ahlak sahibi olabilmesi için,imanlı olması gerekir. İman temeline oturmayan: bilgi veya vicdan gibi değişken kavramlara istinat eden bir ahlak anlayışı, bütün insanlığı kuşatamaz. Bir milletin ahlakı ise onun ruhudur; ahlakını kaybeden milletler yaşayamazlar.
"Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır; fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. "
Dizeleriyle, bu gerçeği dile getirmektedir.
Mertlik ve hakkaniyet duygusu Genç insan, mert olmalıdır. Hak ve adalet konularında duyarlı, şahsi menfaat peşinde koşmayan, doğru bildiğini - ne pahasına olursa olsun - söyleyen, haksızlık karşısında susmayan bir ruh yapısına sahip olmalıdır.
"Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem" Diyebilecek bir hassasiyettir; Âkif'in gençlikten beklediği.

Vatan sevgisi

Âkif'e göre vatan, dünyalar karşılığında bile verilmeyecek bir "cennettir". Milleti vatanından ayırmak isteyenler, "cehennemle" de gelseler, gençlik onu göğsünde söndürmelidir. Şiirlerinde, bu duyguyu nasıl dile getirdiğine bir bakalım:
"Verme , dünyaları da alsan, bu cennet vatanı!"
"Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır!"
"Nasıl tahammül eder hür olan, esâretine, Kör olsun ağlamayan, ey vatan felâketine!"
"Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!"
Vatanın ve Milletin birliğini korumak ( Milliyetçilik ) Müslümanlık, fertler arasında ırk, dil, renk... farkı gözetmediğinden; Âkif'in "gençliği", her türlü tefrikadan arınmış olacaktır. Bir milletin, farklı ırklardan meydana gelmesi, ideal birliği sağlanması halinde, tehlike teşkil etmez.
"Sen! Ben! Desin efrad, aradan vahdeti kaldır, Milletler için işte kıyâmet o zamandır."
"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!"
"Öyle maymun gibi taklide özenmek bilmez, Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun, eksilmez."

Şairin Vasiyeti

Mehmed Âkif, son nefesine kadar davasına sadık kaldı. Mısır'da bir dostuna sığınarak, vatanından "cüda" on yıl geçirdi ve cennet vatanına ancak "ölmeye" gelebildi. Aşağıdaki mısralar, Türk gençliği için "vasiyet" değerindedir:
"Yabancı sesleri geldikçe reh-güzârımdan, Hep inkisâr-ı emel taştı, rûh-i zârımdan. Vatan-cüda olayım sînesinde İslâm'ın? Bu âkıbet, ne elîm intikamı eyyâmın! Benim - ki yaşlıyım artık - düşük kolum, kanadım; Bu intikamı çalışsın da alsın evlâdım!"

Hazırlayan: Yunus ÖZEL
Kaynak: MEHMED ÂKİF "Sanatı ve Düşünceleri" ( M. Ertuğrul DÜZDAĞ )
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:09 am

Mehmet Âkif Ersoy'un Edebî Kişiliği

Ölümünün üzerinden 65 yıl geçmesine rağmen büyük şair, fikir ve dava adamı Mehmet Akif Ersoy; birbirinden güzel şiirleriyle, destanlarıyla, ölümsüz İstiklâl Marşı'yla ahlâk ve fazilet örneklerini sergilediği hatıralarıyla hâlâ aramızda yaşamaktadır.

O, sanatını İslâm'ın anlaşılması ve Müslümanların birliği için kullanmış, kuvvetli bir iman ve heyecanla sadece Türk Şiiri'nin değil, belki dünya şiirinin en mükemmel manzûmelerini söylemiştir.

Zaman,çok iyi değerlendiricidir.Mehmet Akif Ersoy gibi büyük insanların düşüncelerinin, mücadelerinin, attıkları adımların ne kadar doğru olduğunu gün geçtikçe daha iyi ortaya çıkarmaktadır.

Türkçe'ye kuvvetle hakim, Arapça ve Fransızca'yı çok iyi bilen Akif'in ilk şiir çalışmaları Baytar Mektebi'nde okuduğu yıllarda başlar.Yayınlanan ilk şiiri " Kur'an'a Hitap" başlığını taşır.Mehmet Akif, şiire Muallim Naci gibi sağlam söy- leyişli bir üstadın izinden yürüyerek başlamış, doğudan Hafız ve Sadî'yi, batıdan Lamartine ve Alexandre Dumas'ı beğenmiş ve okumuştur.

Şair,1908'den sonra, aruz ölçüsünü başarıyla kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını dile getirdiği manzum hikayeleriyle dikkatleri üzerine çeker.Bu hikâyelerde camiler, kahvehaneler, sokaklar, meyhaneler, hastaneler, yetimler, yoksullar, idari bozukluklar tablo tablo tasvir edilir.

"... Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim. İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim."

1912'li yıllar savaş yıllarıdır.Toplum şairinin şiiri değişir, destanlaşır.İlk büyük destan Çanakkale'de yaşanır ve yazılır.Bu destanın kahramanları gençliğimiz ve milletimizdir.Akif, milletinin namusunu çiğnetmeyen bu imanlı nesilden çok ümitlidir.Bu nesil, memlekete fen ve teknolojiyle donanmış, ahlâklı ve imanlı bir medeniyet getirecektir.Şair, "Çanakkale Şehitlerine" isimli şiirinde savaş anını canlı tablolarla coşkun bir şekilde anlatır.Şiirinde insanı saran ve savaş ortamının büyük dehşetini hissettiren bir anlatım hakimdir.Seçilen kelimeler, kafiyeler, ses özellikleri, savaş manzarasıyla bütünleşir ve şöyle dile gelir.

"Öteden sâikalar parçalıyor âfakı: Beriden zelzeleler kaldırıyor amâkı: Bomba şimşekleri beyniinden inip her siperin:. Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce Lağam. Atılan her lağamın yaktığı: yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müthiş tipidir:saavrulur enkaz-ı beşer"

İkinci destan hüzün destanıdır.Bursa, İstiklâl Harbi öncesinde Yunanlılar tarafından işgal edilir.Bu hadise; Türk tarihinin en acı hadisesidir.O gün, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin Gümüşlü'deki türbesinde Türk'ün mu- kaddesatına hakaret edilir.Bu durum karşısında büyük bir ıstırapla haykıran ilk Türk şairi Mehmet Akif olur.Bunun üzerine Bülbül şiirini yazar.Milli şairimiz Akif, bu şiirinde 27 asırlık şiir lisanımızı tam bir gönül ürperişiyle bir yanık bülbül gibi inletir.Şiirin -nın, - nin diye musîkîsinde bir inleyiş duyulur.

Şöyle der:

"Eşin var, âşiyanın var, baharın var ki beklerdin. Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? O zümrüt tahta kondun bir semavi saltanat kurdun; Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun"

Nihayet milli şairimizin de tam merkezinde olduğu büyük bir milletin her şeyini ortaya koyarak yaptığı büyük bir savaş, Kurtuluş Savaşı ve milli şairimiz Mehmet Akif'in ümidiyle, imanıyla ortaya koyduğu İstiklâl Savaşımız kadar büyük bir eser İstiklâl Marşımız'dır.İstiklâl Marşı'nda bir milletin kendine olan güveni, imanı, ümidi, haklılığı, hür ve bağımsız yaşama kararlılığı ve geleceğe uzanan duası vardır.Bu marş Türkçe'nin bütün inceliklerini bilen bir şair tarafın- dan tam bir lisan ve vicdan sağlamlılığı içinde yazılmıştır.Akif'in Safahat'ına almadığı İstiklâl Marşı tam 724 şiir içinden seçilerek kabul edilmiştir.Bugün her zamankinden daha çok Akif'lere, Asım'lara bu milletin ihtiyacı var!

Nice Akifler'in ve nice Asımlar'ın yetişmeleri ümidiyle...

Hazırlayan: Yunus ÖZEL
Kaynak: MEHMED ÂKİF "Sanatı ve Düşünceleri" ( M. Ertuğrul DÜZDAĞ )
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:10 am

Bir Şiirinin İncelemesi

Süleymaniye Kürsüsü'nden

Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın;

Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak
-Yaşasın
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
Şak! Şak! Şak!

Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.

"Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı"
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.

Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.

Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa'ya...
Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya.

Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını,
Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını...

Analık ilmi için Paris'e, yüksünmeyerek...
Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek.

Haşim akşam karanlığında meçhule doğru uzanan yollardan, sadece cemiyetin değil, varlığın da dışına çıkmak istiyordu. Akif, onun tam zıddına, her şeyin vazıh olarak göründüğü bir öğle güneşi altında hayatın gürültülü, boğucu ve alelade hayatın içine girer.

Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur, denilebilir. Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikayeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.

Almış olduğumuz parça (Süleymaniye Kürsüsünden), Akif'in hayatı nasıl en reel tarafları ile ortaya koyduğunu çok güzel gösteriyor. Bu tasvirin "Süleymaniye Kürsüsünde" bir vaiz tarafından yapılmış olması ayrıca dikkate değer. Akif, kendisinden önce Türk edebiyatında kimsenin yapmadığı bir işi yapıyor. Mabede sokağı, dinin içine hayatı sokuyor. İnzivasında, insanların hallerini düşünen Yunus, bir gün:
Kasdım budur şehre varam feryad ü figan koparam
der. Fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Akif, şehrin içine gerçekten giren ve feryat ve figan koparan bir şairdir. Bu bakımdan o, eski tip dindarlardan tamamıyla ayrılır. Eski tip dindar, umumiyetle Allah'ı ve ahireti düşünür, cemiyete ve dünyaya önem vermezdi. Akif'in esas konusu dünya ve cemiyettir. Onun için din, insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Akif, müslümanlığa sadece bir ahiret dini gözüyle bakmıyor, onun dünyayı da düzeltebileceğine iman ediyordu.

Akif'e göre, insanları kötüleştiren ihtiraslardır. İhtirasları tanzim eden kuvvetler -din bunların başında geliyordu- ortadan kalktı mı, fertler de, cemiyetler de hayvanlık seviyesine düşerler. Almış olduğumuz parçada şair, 1908 hürriyetinin ihtirasları nasıl başıboş bıraktığını ve cemiyeti nasıl korkunç bir anarşiye sürüklediğini tasvir ediyor. Galeyanı hürriyet sananlar, sarhoş veya deli gibi ne yaptıklarını bilmiyorlar. Akıl ve mantık tanımayan kalabalık, anarşik bir halde sokaklara dökülüyor. Neyin takdir olunduğu bilinmeyen bir alkıştır gidiyor. Şuursuzluk, cemiyetin en hayati sahalarına, hükümet dairelerine, mekteplere kadar yayılıyor. Matbuat sosyal birliği parçalamaktan çekinmiyor. Cinsi duygular istismar ediliyor. Dine hücum etmek, vicdan hürriyeti sayılıyor. Eğlenmek için borç alarak Avrupa'ya koşuluyor...

Süleymaniye Kürsüsü'nde konuşan vaiz, tasvirlerine daha uzun müddet devam eder. Devrin bütün sosyal manzaralarını gözden geçirir. Almış olduğumuz parça, Akif'in muhteva ve üslup bakımından çok zengin olan şiirinin bütün hususiyetlerini göstermemekle beraber, biz, mahdut bir netice verse de, tahlilimizi sadece onun üzerine teksif edeceğiz.

Realist bir tablo gibi görünmesine rağmen, şairin, tasvir ettiği manzara karşısında tarafsız kalmadığı, heyecanlı bir tavır aldığı besbellidir. Bu tavır, hiddet, hiciv, alay kelimeleri ile hülasa olunabilir. Kelimenin tam ve hakiki manasıyla bu sosyal bir satirdir. Hürriyeti çok yanlış anlayan, aklı, mantığı, nizamı unutan şuursuz kalabalığa karşı şair, son derece kızıyor. Bu kızgınlık dolayısıyla onun hareketlerini kötü ve gülünç gösteriyor. Manzumenin komikliği ile bu davranış arasında yakın bir münasebet vardır. Hiciv ve gülünç, aslında yüksek beşeri değerlerin kıymetlerinin düşmesinden doğar. Akif burada gülüncü, akıl ve ahlak nizamı ile ihtirasların şuursuz ve mekanik hareketleri arasındaki tezattan çıkarıyor. Hürriyet, aslında yüksek bir değerdir. Zira, o insanın aşağı bir seviyeden yukarı bir seviyeye çıkması demektir. Hakiki hürriyet, akli ve ahlaki nizamla çatışmaz. İnsanı aşağı seviyeye düşüren bir harekete hürriyet adı verilemez. Akif'in şiirinde insanlar, yüksek zannettikleri bir şey yüzünden aşağı seviyeye düşüyorlar. Şuursuz, abes, mihaniki hareketler yapıyorlar. İnsanları bu hale gelişi, şairle beraber bizi de hem güldürüyor (komik) hem kızdırıyor (hiciv) .

Akif, insanların değerlerini kaybedişlerini, müşahhas bir şekilde göz önüne koyuyor. Şuursuzluk, abeslik ve mihanikilik şiir boyunca küçük sahneler halinde devam ediyor. Alkış, bilinen bir değerin takdiridir. Buradakı kalabalık neyi alkışladığını bilmiyor. "Yaşasın -kim yaşasın?- ömrü olan- şak, şak, şak" : Bu konuşma, şuursuzluk ve mihanikiliği çok güzel gösterir. Genellikle ciddi, ağırbaşlı, işinde gücünde gördüğümüz halk, yedisinden yetmişine kadar, zurnaların peşine takılmış, dört keçeli, eli bayraklı alaylar halinde yürüyor. Niçin? Bu hareketin de muayyen, vazıh ve değerli bir gayesi yoktur. Bu da bize gülünç geliyor. Vazifesi, nizam içinde çocukları terbiye etmek olan mektepler, mektepliler, hürriyet zevkini daha çok anlamalı diye kapatılıyor. Çok ciddi ve değerli bir müessese olan mektebin böyle abes bir gaye ile kapatılması da bizi güldürüyor. Eskiden dalkavukça kasideler yazan şairler, şimdi dalkavukluk devri değil diye ana avrat sövüyorlar. Bu anlayışsızlık ve sukut hali de gülünçlük doğuruyor. Üç tane yetişmiş kızını Allah'a havale ederek, "analık ilmi" öğretmek için baldızını Paris'e götürenlerin mantığa sığmaz hareketlerine de gülmekten kendimizi alamıyoruz. Bütün bu örneklerde insanlar, şuursuz, aklıselime aykırı, mihaniki hareketler yapıyorlar.

Akif, şahısları ve hareketleri, abes, mihaniki ve değersiz gösteren benzetmelerle de bizi güldürüyor. Hürriyete kavuştuğunu sanan kalabalığın hareketi, tımarhaneyi yıkan delilerin zincirden boşanmasına; köşe başında nutuk söyleyen hatipler dilli düdüğe; nizam ve rabıta içinde bulunması gereken şehir Çamlıbel'e benzetiliyor.

Bu komik unsurların yanında, şairin hiddetini ağır kelimelerle ortaya döktüğü hiciv unsurları da var. Herkesin şuursuzca konuşması, kör çıbanın neşterle patlamasına, gazetelerin birbirini tutmaz fikirler neşretmesi ayrılık tohumları ekmeye, fuhuş yapanların hareketi, itlerin çiftleşmesine benzetiliyor. Bunlardan şairin komikten hicve geçtiğini görüyoruz. bununla beraber, komik unsurlarda da daima hiciv mündemiçtir. Zira, burada şairin maksadı güldürmek değil, kötülüğü ortaya koymaktır. Akif'in komiği ve hicvi, ahlaki bir gaye taşır. Bu tahlillere devam eden vaiz bir ara dinleyicilerinin ümitsizliğe düştüğünü görünce şu ihtarda bulunuyor:
Ye'se düşmeyecek zerrece imanı olan,
Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.

Akif, tasvirlerinde didaktik bir gaye gütmekle beraber, tahlil ettiğimiz parçada görüldüğü üzere, kuvvetli bir komik ve hiciv sanatı gösteriyor.

Şairin kullanmış olduğu dil ve üslup da esas gayesine ve parçanın muhtevasına uygundur. Şair (burada vaiz) kalabalığa hitap ediyor. Kalabalığa hitap etmek için onun dilini, üslubunu, hatta düşüncesini benimsemek lazımdır. Akif, bütün eserlerinde olduğu gibi burada da kalabalığın dilini, üslubunu ve zihniyetini benimsiyor. Bu bakımdan o, başlıca gayeleri, şahsi ve orijinal olmak, yeni ve başka görünmek olan Servet-i Fünuncularla Haşim'den tamamıyla ayrılır. Akif, kalabalığın sade kelimelerini değil, deyimlerini, benzetmelerini, ifade, hatta bütün cümlelerini dahi almaktan çekinmez.
Bir de İstanbul'a geldim ki; bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru

Kimse farkıdan değil anlaşılan yaptığının

Çamlıbel sanki şehir; zabıta yok, rabıta yok.
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vasıta yok.

örneklerinde ve daha başkalarında, Akif'in konuşma dilini, bütün unsurlarıyla nasıl benimsediği görülüyor. Şaşılacak taraf, onun üslubunun herkese benzemekle beraber, yine de çok şahsi olmasıdır. Akif, bütün mısralarında kendi damgasını vurmasını biliyor. Bu da gösteriyor ki, onda benimseme kabiliyeti kadar, değiştirmek hassası da vardır. bu değiştirmeye bir örnek olmak üzere şu beyti tahlil edelim:

Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük,

Halk dilinde de gevezeye "dilli düdük", manasız konuşmaya "ötmek, aptala "hödük" denir. Fakat bunlar çok ayrı yerlerde kullanılır ve böyle bir araya getirilmez. Akif, bu tabirleri Meşrutiyet devrinde sokak başında konuşan hatiplerle, onları dinleyen kalabalığa tatbik ederek gülünç bir tablo vücuda getiriyor. "Düdük" ile "hödük"ün birbirine kafiye oluşu gülünç bir tesir yaratıyor. Vezin değiştirme, bir araya getirme, vezin ve kafiye içine sokma ameliyeleri tamamıyla Akif'in çalışması ile vukua geliyor. Kolay zannedilen bu iş, hususi bir mizaç ve kabiliyet ister. Herkese benzer gibi görünen Akif, bu mizaç ve kabiliyetle, nevi şahsına münhasır bir sanatkar olmuştur.

Mehmet Kaplan
(Şiir Tahlilleri, Dergah Yayınları, s.174-177)
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:11 am

Hakkında Yazılanlar:
Akif'e Saygı - Taha Akyol

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un ölümünün 63. yıldönümündeyiz. Akif'in yazdığı "İstiklal Marşı"nı 78 yıldır söylüyoruz. Bunun Akif tarafından yazılmasının sebebi sadece onun şairlik yeteneği değildir... Çünkü Akif kadar yetenekli başka şairler de vardı...
Akif, İstiklal Savaşı'mızı bütün anlamlarıyla kavrayıp, ruhunun adeta her zerresinde hissederek en güzel şekilde şiirleştirdiği için "İstiklal Marşı şairi" olmuştur.
Akif hakkında yazılmış eserlerin en iyilerinden biri Ertuğrul Düzdağ'ın "Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar" adlı kitabıdır. Düzdağ, bir "Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi" de kurmuştur.
Düzdağ'ın anlattığ gibi, 1921'de açılan İstiklal Marşı yarışmasına 700'den fazla şiir gönderilmiştir. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, "Herkesi tatmin edebilecek ve o günlerin heyecanını ifade eden bir şiire rastlamadıklarını" açıklamıştır.
Yarışmaya Akif katılmamıştır. Çünkü kazanacak şiiri yazanan 500 lira ödül verilecektir ve Akif bunu kabul etmemektedir.
Hamdullah Suphi, Akif'e resmen yazı göndererek "İstikla Marşı"nı yazmasını rica etmiş, ödül sorununa bir çare bulunacağını belirtmiştir.
Ve Akif'in "İstiklal Marşı", 12 Mart 1921'de Meclis'te okunarak ayakta alkışlarla kabul edilmiştir.
Düzdağ anlatır: Kendisi parasızlıktan paltosuz gezen Akif, ödül parası olan 500 lirayı Sarıkışla Hastanesi'ndeki yaralı gazilere ve fakir kadınlara örgücülük öüreterek meslek kazandırmaya çalışan bir hayır kurumuna bağışlamıştır (s. 227-230)

Mehmet Akif, ölüm döşeğinde iken, "İstiklal Marşı"ndan söz açılması üzerine şunları söylemiştir:
"O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların ızdıraplar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamand yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. Bir daha yazılamaz. Onu ben de yazamam... O şiir benim değil, artık milletin malıdır..." (s. 230).

"İstiklal Marşı 1930'a kadar Ali Rifat Çağatay'ın bestesiyle, ondan sonra da Zeki Üngör'ün, bugün de geçerli olan, bestesiyle söylenmiştir.

Akif'in devrimler hakkında şiir yazmaması ve Mısır'a gitmesi, 'pozitivist yobazlar'ın tepkisini çekmiştir. Bazen Akif'e saldıracak kadar küstahlaşıyorlar da...

Akif, derin bir üzüntü içinde, Mısır'a gidiş sebebini şöyle anlatmıştır:
"Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum." (s. 323)

Siyasi şartlar öyle getirmiştir; "Takrir-i Sükun" dönemidir. "Polis hafiyeleri", Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Cebesoy gibi Milli Mücadele kahramanlarının da peşinde gezmektedir!

Sadece Akif değil, Halide Edip Adıvar da benzer siyası sebepler yüzünden kocası Adnan Adıvar Bey'le yurt dışına gitmişti.

Evet, siyasetin getirdiği şartlar... Ama Atatürk isteseydi bir göz işaretiyle Akif'in "İstiklal Marşı"nı değiştirtip mesela Behçet Kemal'e bir marş yazdırabilirdi. Bunu yapmamıştır.

Bugün Akif çeşitli toplantılarla anılacak. ANAP da bir anma toplantısı düzenlemiş... Bravo! Pozitivist yobazlara güzel bir cevaptır bu... Başka partiler de Akif'e saygılarını ortaya koymalıdır.

Akif, ebediyen kalbimizde yaşayacaktır.

"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!"

(Milliyet gazetesi 27.12.1999)
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:12 am

Cemal Kutay'a Göre Mehmet Akif

Son günlerin en popüler isimlerinden olan Cemal Kutay'ın "Necid Çöllerinde Mehmed Akif" adlı bir kitabı vardır. Akif'in adeta bir destan kahramanı olarak yüceltildiği bir kitap. "Teşkilat-ı Mahsusa" lideri Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın anlattıklarına dayanılarak yazılmıştır.

Bilindiği gibi Akif, Birinci Dünya Savaşı sırasında görevli olarak Almanya'ya ve Hicaz'a gitmişti. İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinden topladıkları müslüman askerleri, "İstanbul'u işgal edip halifeyi esir aldılar!" propagandasıyla aldatarak Osmalı Devleti'nin müttefiki olan Almanların üzerine sürüyorlardı. Batı cephelerinde yapılan muharebelerde Almanlar, yüz bine yakın müslümanı esir almış, bunlar için Vunsdorf yakınlarında özel kamplar inşa etmişlerdi. Bütün benliğiyle "İslam Birliği" idealine sarılmış olan Akif, kendisine Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gelen teklifi tereddüt etmeden kabul etti ve Almanya'ya giderek Tunuslu Şeyh Salih'le birlikte, farkında olmadan Osmanlı Devleti'ne karşı savaşan bu müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı.

Cemal Kutay'ın anlattığına göre Akif, Almanların Vunsdorf'da müslüman esirler için inşa ettikleri camide heyecanlı vaazlar verdi. Plaklara kaydedilen bu vaazlar, müslüman askerlerin bulunduğu cephelerde hoparlörlerle tekrar tekrar yayımlandı. Bu hitabeleri dinleyen çok sayıda müslüman askerin ilk fırsatta saf değiştirdiklerini kaydeden Kutay, Akif'in kendisine verilen vazifeyi parlak bir şekilde yerine getirdiğini, hatta hitabelerin Almancaya çevrilerek gazetelerde yayınlandığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:
"Akif, seyahatinin daha çok devam etmesi yolundaki ricalara rağmen, Şeyh Şerif Tunusi'ye söylediği gibi, ezan sesinin hasretini çekiyordu. Sadece bu da değil, Almanya onun hassas kalbinde kendi yurdunun sahibi olmadığı medeniyetin hasretinin acısını, ifasız yara halinde ayaklandırmıştı. Safahat'ın en güzel, en içli bölümlerinden birisi olan 'Berlin Hatıraları' bu duygunun ifadesi idi."

Akif, İstanbul'a dönüşünden kısa bir süre sonra, yine Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Ceziretü'l-Arab'a gönderilmiştir. 1916 yılının başlarında gerçekleşen bu seyahat, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin Paşa ile oğullarının isyan hazırlıkları dolayısıyla planlanmıştı. Necid'e doğru yola çıkan ekipte Mehmet Akif'ten başka Tunuslu Şeyh Salih, Teşkilat-ı Mahsusa reisi Eşref Sencer Bey ve Enver Paşa'nın başyaveri Mümtaz Bey vardır.

Arkadaşlarıyla birlikte kızgın çölleri aşıp Osmanlı Devleti'ne sadık kalan İbnürreşid'le görüşmek üzere Riyad'a kadar giden Akif'in olağanüstü iklm şartlarına nasıl dayandığını Cemal Kutay şöyle anlatıyor:
"Gündüz elli dereceye kadar yükselen hararet geceleri sıfıra iniyordu. Bu inanılmaz ve havsala kabul etmez iklim farkı, alışmamış bedenleri harab ediyordu. Bu arada Mehmet Akif, inanılmaz bir mukavemet gösteriyordu. Pehlivanlığını unutmuyor, hatta iki metreye yaklaşan boyunu, levent endamını ve bilhassa mükemmel ahlak ve terbiyesini takdir ederek 'Eşref Bey'in emirberi zenci Musa / Omuz vermiş, göğe çıkmış Nebi İsa' dediği zenci Musa ile güreşiyor, ok atıyor, ata biniyor, Arap usulü kılıç kullanmasını öğreniyordu. Bu arada da Safahat'ın o unutulmaz ve berceste bölümü olan Necid Çöllerinde'yi yaratıyordu."

Cemal Kutay, "Necid Çöllerinden Medine'ye" şiirinin yazılış macerasını anlatırken çok heyecanlı bir üslup kullanıyor, diyor ki:
"Mehmet Akif, sam fırtınasıyla kasıp kavrulan çölden ruhlarındaki imanı, o inancı verebilmiş olan beşeriyetin muhakkak ki görüp göreceği en büyük insan olan İslam peygamberinin manevi huzuruna iletebilmek için ademoğlunun dayanabileceği en çetin şartlara göğüs germişlerin destanını yaratıyordu."

Cemal Kutay, "Necid Çöllerinde Mehmet Akif" kitabının her satırında Mehmet Akif'e hayranlığını dile getirmiş, "Berlin Hatıraları"nın sonundaki mısralara dayanarak Akif'in daha 1917 yılında 1922'yi rahatça görebildiğini söylemiştir:
Yakında kurtulacak bu cephe
-Kurtulacak!
Demek yıkılmayacak kıblegah-i amalim?
Demek ki ölmüyoruz...
Haydi arkadaş gidelim!

Söz konusu kitaptan, Cemal Kutay'ın Akif'in oğlu Emin Ersoy'la uzun uzun konuşup hatıralarını not ettiğini ve 1948 yılında, kendisi tarafından çıkarılan "Millet" mecmuasında yayınlandığını da öğreniyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, sayın yazarın Akif'e duyduğu ilgi, onun yakınları ve dostlarıyla ilişki kurmasına yol açmış. Bilhassa Eşref Edip'e büyük saygı duyduğunu görüyoruz, çünkü ondan söz ederken "üstad" ve "muhterem" sıfatlarını hiç ihmal etmiyor. Kitabının bir yerinde diyor ki:
"Damadı merhum üstad Ömer Rıza Doğrul, o mükemmel eseri Asr-ı Saadet'i tamamladığı zaman, vatanından uzak Mısır'da yaşayan Mehmet Akif, Ömer Rıza'dan önce muhterem Eşref Edip'i tebrik etmek ihtiyacını duydu. Bir hakikattir ki, eğer üstad Eşref Edip'in o yorulmak bilmez, fütur getirmez azmi olmasaydı, medeni cesareti, manevi hayatımızı bergüzar eserlerle değerlendirmek cehdi olmasaydı, bugün maneviyatımızı inşa edecek eserler bakımından daha fakir olurduk, hatta birçoklarından ebediyen mahrum kalırdık."

Cemal Kutay'dan birkaç cümle daha:
"Akif'e saldıranlar, onun İstiklal Marşı'nı dinleyerek bayrağı selamladılar: Hala da öyle!"
"Ne Safahat unutuldu, ne de Mehmet Akif!"
"Bugün bütün Türkiye'nin vefakar kalpleri onun resmine bir 'heyula gibi' değil, bir daha kavuşulmasına imkan olmayan bir iman ve ilham devrinin aziz hatırası gibi bakıyorlar. Kabrine inen nur ise bütün milletin ebedi minnetidir. Anasından emdiği süt kadar helal olsun..."

Evet, sayın Cemal Kutay, Akif hakkında işte böyle düşünüyor; eğer Işımer Paşa'nın konuşmasından sonra fikrini değiştirmediyse...

Büyük şairi vefatının 63. yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyorum.

(Zaman gazetesi 27.12.1999)
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:13 am

Hakkında Söylenenler

Dr. Neclâ PEKOLCAY:


"İslâmî edebiyatın ilk devre eserleri (Kutadgu Bilig ve Atabetü'l-Hakayık), Kur'an'a istinâden, cemiyet mes'elelerini ele alan eserler olmuştur. Bilâhere mutasavvıflar, yine Kur'an'a istinad etmekle beraber, cemiyet mes'elelerine bir cepheden yönelmiş, divan şâirleri ise Tevhîd-i Bârî ve münâcaatlarda, kısmen na'tlar içinde yine Kur'an'a dayanmışlarsa da, cemiyet mes'eleleri ile ilgilenmemişlerdir. Nihâyet XVII. asır Tevhid örneklerinde ise, çok defa Allahü Teâlâ'ya can-ü gönülden bir yönelişi bulmak dahi güçtür. Bu meyanda, Divân'ında Tevhid örnekleri bulunsun diye Tevhid yazmış görünen şairler mevcuttur. Tanzimatçıların kaleminde dinî edebiyat -Divanlar müstesnâ- yeni bir mecrâya yönelmiş bulunmaktadır. Cemiyetin bozuluşu, ahlâkî çöküntüye doğru gidiş, dimağları meşgul eden ilk mes'ele olduğundan, cemiyet mes'eleleri ele alındığı sırada, din üzerinde durulmuştur. Tanzimatçılar, Osmanlıcılık ile Müslüman olmayı birlikte görmüşlerse de cemiyete yönelişte başlangıç noktayı ancak İslâmî mefhumlar teşkil etmiştir, (doğruluk, adâlet gibi) âyet ve hadislerle şiire başlangıç yapılması düşünülmemiştir.
XX. asırda dinî edebiyatın mümessili şüphesiz ki Mehmed Akif'tir. Fakat Akif, İslâmî edebiyat içinde, başlıbaşına bir şahsiyettir, demek hatalı olmayacaktır inancındayım. O'nda Kur'an-ı Kerim'den hareketle cemiyet mes'elelerine yönelişi bulurken, Türk olmanın haysiyetini, mazimizin öğünülecek muzafferiyetlerini, imanlı bir Müslümanın hemcinsleri için şefkat ve ızdırap ile çarpan kalbini buluruz. Şiirlerinde Akif, hem Müslümandır, hem Türk'tür hem de tam manasıyla insandır.
Mehmed Akif'i bazan halkın gündelik ızdırapları ile dolu, bazan milletin dertlerine milliyet hissi içinde tercüman, bazan kendini Allah Teâlâ'nın azabı karşısında nutku tutulmuş bir mü'min, bazan ise insanların kötülükleri karşısında Allah Teâlâ'nın isyânkâr bir kulu olarak (fakat bu isyan hamlesi derhal rücuâ varan ve tövbekar olan bir ifadeye müncer olmaktadır), bazan bir vaiz olarak, bazan da samimi söyleyişi içinde ruhu kavrayan bir şâir olarak buluruz.
Mehmed Akif'in İslâmiyet ile ilgili olmayan şiirlerinin sayılacak kadar az olduğu da, mevzûmuz içinde bilhassa belirtilmesi gereken bir husustur.
Akif, vezne ve kafiyeye öylesine hakimdir ki, O'nun şiirlerini okurken çok defa insan bir nesir parçası okuduğu zehabına kapılır; şiirin gidişi içinde de bir musikî parçasının kulağa hoş gelen tarafını bulur.
... Akif'in Müslümanlığı ile milliyetçiliği içice geçmiş durumdadır. Samimiyeti, heyecanı sanatı da birbirinden ayrılamaz bir görünüş arz eder.
Mehmed Akif için, ırkçıdır diyenler mevcuttur; çünkü ırkından da, milletinden de bahsetmiştir. Fakat bir yandan da soyunda Arnavut bulunduğunu söylemekten çekinmemiştir. Şu halde Akif için, ırkçı değil, milliyetçidir diyebiliriz.
Akif için mutasavvıftır diyenler var ise de, böylesine bir cemiyet şâirine, eldeki vesikalar bunu teyid eder görünse bile mutasavvıf demek imkânsız görünmektedir. Mehmed Akif'in: "Babam bana tasavvuf telkininde bulunmamıştır" şeklinde bir ifadesi de mevcuttur.
Mehmed Akif ümmetçidir, ancak Akif'in ümmetçiliği Müslümanlığın millî hakimiyetle tamamlanması esasına bağlıdır. O, millî hakimiyetin olmadığı yerde Müslümanlığı düşünemez, diyenler haklıdırlar.
Mehmed Akif sanatkâr değildir diyenler, ancak sanatı süslü yazı yazmak şeklinde kabul edersek haklıdırlar. Akif'te bu manâda sanat yoktur. O, samimiyeti, arûzu kolaylıkla kullanışı için de kudretli bir şairdir. Ve bu kudret değme şâirde mevcut değildir. Üstelik onun heyecanı içinde beliren rücû sanatı örneklerine de nadiren tesadüf edilebilir."
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:16 am

Hasan Basri ÇANTAY:
"Ben Akif'e "Millî şâir değildir" demenin imkânını bulamıyorum. Çünkü, onun bütün terennümatı millî idi, milletin derûni sesleri idi.
Hem, "millî" ile "milliyetçi" başka başka olmak lâzımdır kanaatindeyim. Eğer "milliyetçi" demek, meselâ, eski Türk ocaklarının bir şiâr, bir meslek, bir iş bölümü hâlinde takip ettikleri "siyasî Türkçülük" demekse, Akif, o Türkçülüğün dışında kalmıştır, hatta ona aleyhtar olmuştur. Akif'in bu aleyhtarlığı Türk Milleti'nin harsını, ilerlemesini boğmak için değil, kendisinin yaşadığı ve faal bir surette yazı yazdığı devirde zâif vatanı tefrikalardan ve parçalanmaktan siyanet etmek içindi, yurt severliğindendi. O devrin icabat ve şerâitini gözönüne getirmezsek, vereceğimiz hükümlerde hata etmiş olabiliriz.
Eğer "milliyetçi" demek, Türk'ü Türk olarak sevmek ise, Akif şüphe yok ki, olanca temiz ve şümullü mânasıyla bir milliyetçidir. Çünkü o, içinde yaşadığı milleti kadar hiçbir varlığın muhabbetine, aşkına kendini veremedi, bağlayamadı. Bunlarla beraber, Akif kanaat çevresini daha çok geniş tutmuştu. O çevre, merkezinde ve başında daima Türk Milleti kalmak üzere yüzlerce milyon Müslümanı ihatasına almak istedi. Akif, görüyor ki, dünyanın en acınacak insanları Müslümanlardır. Onları hurafelerden, geriliklerden, esaretlerden, zilletlerden... kurtarmaya çalıştı. Terakkî ve İstiklâl aşklarını ruhlarına zerketmek istedi. Bütün Müslümanları yekdiğerine bağlayan "ana tel" İslâmiyet'ten ibaretti. Fakat o tel, eski samimi ve kuvvetli sesini vermiyordu; paslanmıştı! Bu pasları temizlemek kudsî bir vazife idi.
Evet, ona tam bir "İslâm Şâiri" diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm Şâiri!..."

Hasan Ali YÜCEL:
"O'nun kudret kaynağı bu İslâmî imandadır. İnanılan şey, her ne olursa olsun, inanış, kendiliğinden bir kuvvettir ve her inanışın sağlamlığı da samimiyetinde görülür. Mehmed Akif, mü'mindi; çünkü imanında samimi ve bundan dolayı da kuvvetli idi.
O'nu şâirliğe çeken, bu iman olmuştur"

Mahir İZ:
"Bir menşur gibi milletin bütün varlığını, içtimaî hüviyetini olduğu gibi aksettiren ve tarihe maleden, tek millî şâirimiz Mehmed Akif, en büyük vak'anüvislerin sahifelerini beyte sağdırmayı bilmiş, millî mefahirimizi, cihan tarihinde en icazkar şekilde gösterebilmiştir. Bu tasvir kudretini ancak iman ve irfanıyle milletin ruhundan alan büyük sanatkârı her cephesiyle ve her vesilesiyle anmak bir vatan borcudur. O yalnız bir cephesiyle ve dış görünüşüyle bir şâirdir. Hayat ve eserleri incelenince görülür ki, onun varlığını sarmış olan iman hâlesi, mücadelesine hız vermiş, devrinin mücahidlerine örnek bir serdar olmuştur."

Sezai KARAKOÇ:
"Mehmed Akif, İslâmcı cereyanın tam ortasında buldu kendini. İlk elde, Eşref Edib'le birlikte, Sıratı-Müstakîm'i kurdular. Sâid Halim Paşa da aralarındaydı. İslâmcı düşünce, halk ve devlet yapısından çok, kişilerin ahlâkındaki değişiklik ve genel hareket tarzlarındaki bozukluk yüzünden varlığımızın tehlikeye girdiği, tekrar İslâm'a dönmekle kurtulabileceğimiz tezini müdafa ediyorlardı.
... Bu dönemde Akif şiirleriyle, makaleleriyle, verdiği derslerle, çevirdiği çağdaş İslâm mütefekkirlerinin eserleriyle aydınlara hakikatları anlatmaya çalıştı.İslâm'dan kopmanın felâketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddî ve manevî tablosunu çizdi. Gittikçe resmîleşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini yaptı.
.... Akif'in çıkış noktası olarak aldığı bu ışık İslâm'dır ve İslâm'ın ışığında 600 yıllık İslâm-Türk devleti çökerken, cemiyetimizin içinde bulunduğu ahlâkî, içtimâî, rûhî ve iktisâdî şartlar en amansız bir gözle, âdeta bir cerrah teşhirciliğiyle ortaya serilir. Ve bir kere yara belli olunca, onun tedavi şekli gösterilir ki, bu da cemiyetin temeli olan İslâm ilkelerine sıkı sıkı sarılmak; yeni ve taze bir ruhla, İslâm'ı, çağın teknik ve maddî güçleriyle de donandıktan sonra, içimizde ve dışımızda ihya etmektir.
.... Edebiyatımızdaki yeri, şiirin özellikleri göz önünde tutulursa, hemen hemen tektir. Modern Türk edebiyatında (gerekirse eski edebiyatımızda) bir dönem fikriyle donanmış olarak, belli bir dünya görüşünün ışığında, geniş anlamdaki kronikler halinde, safha safha bir kuşağın dramını veren, ilk bakışta birbirine zıt, realist çizgilerle mitleşmeğe elverişli davranışlarını kaşnaştırarak canlandıran böylebir başka realizim ve destan şârimiz yoktur."

Doç. Nuretttin TOPÇU:
"Hurafelerle tantanaların vatanı olan doğu dünyasında, yaldızdan ve yalandan gıdalanmış dimağlar, nice zamanlar Akif'i alalâde bir nazımcı olarak tanıdılar. Bu ülkenin biraz insaf sahipleri ise onu nihayet bir şâir yapabildiler. Ondaki büyük idealisti tanıtacak ruh doktoruna, doğumuzun zevkperest edebiyat üstadları arasında rastlamak elbette kabil olamazdı. Akif'de asıl büyük olan idealizminin tahlilini yapacak felsefî düşüncenin henüz hayata kavuşmadığı bu topraklarda, büyük ruhun sahibine "softa", diyenler de az değildi. Çünkü, bin yıllık bir tarihin ufukları arkasına sinen Haçlı çocuklarının gerçek simasını bize tanıtan o olmuştur. Bir nesli bulanık rüyasından uyandırmak için, onun küremizde edebî akisler yaratan sesini boğmak gayesiyle ölümünden sonra milliyetçiliğin karşısına komünistlik; ahlâkçılığın karşısına da masonluk cereyanları dikildi.
... İnsan için kurtuluşun, bilhassa sefillerle ruhsuzları kurtarmakla kaabil olduğunu pekiyi bilen bu genç nesil, asrımızda yepyeni bir iman mektebi açan Mehmed Akif'in öz çocuklarıdır."

Cenab ŞAHABETTİN:

"Millî şiir adıyla, ırkımızın yaşayış ve ananelerine ait şiirleri kastediyorsak, önünde eğileceğimiz bir deha sahibi şâir görüyorum: Mehmed Akif. Hiç kimse o kadar saf ve şeffaf bir anlatışla millet manzaralarını meydana koymamıştır. Türk ve İslâm ruhu Safahat'ın ilham çekirdeği oldu. Edebiyat tarihi, şimdilik büyük Akif'ten daha büyük bir İslâm ve Türk şâiri tanımaz."

Süleyman NAZİF:
"Mehmed Akif, yalnızca Cenâb-ı Hakk'a, Hz. Peygamber'e, geçmiş büyüklere, cemiyete, insaniyete ilân-ı aşk etti. Canândan, hicrandan şikâyete bedel; hemcinsine dokunan mahrumiyetlerden, sefaletlerden ve bilhassa İslâm'ın uğradığı musibetlerden feryad eder. Bu büyük şâir, tabiatın, ağaçların ve çiçeklerin güzelliklerinden, güzel çehrelerden aldığı duyguları dâima gizlemiş, saklayamadıklarını, cemiyetin mukadderat levhalarıyla kaynaştırmıştır. O, Süleymaniye Camii'nin kubbesini Himalaya Dağları'nın en yüksek zirvesinden daha yüksek görür.
... Etrafında, gönlünde, vicdan ve imanında, ye's ve ümidinde Peygamberinden başka hasbihal edecek kimsesi yok.
... Firdevsî'nin milliyet fikrini Acem'de en evvel ve icad edercesine uyandırmasıyla, dinî hissî hükmü altına aldırmak istemesi, "Şehnâme" nazımının irfan yâdigârı ile, "Hakkın Sesleri" şâirin vicdanı arasında ebedî bir ayrılık perdesi çekmiştir.
... İslâm birliğini bozacak veya zayıf düşürecek her hareketi Mehmed Akif, en amansız ve iman dolu gerçek bir düşmanıdır. İhtimaldir ki, Firdevsî'yi bunun için sevmez.
... Mehmed Akif, şahsî emellerin veya kinlerin tatmin ve teskini için yapılan çekişmelerden, şiirini kurtararak; şâirlik kudretini idealine, yâni ezelî iman ile andığı Allah'ın emri ve yasağı dünya yüzünde insanların işlerini düzenleyici olması arzusuna -arzu diyorum, ne kadar eksik ve iyi ifade edemeyen bir kelime!- emeline, aşkına sâbit fikrine hizmet ettiriyor.
... Şark ve garbın benim bildiğim lisanlarında ve bu vâdide, gerek telif, gerek tercüme suretiyle, bu kadar güzel ve pürüzsüz, kusursuz bir şiir okumadığımı öğünerek itiraf ederim. Bunu yazmak için yalnız Mehmed Akif kadar şâir olmak yetmez; Mehmed Akif kadar dindar da olmak lâzımdır.
... İlahî şâir!
Evet Allah'ın yalnız şehidleri değil, şaîrleri de vardır! Mehmed Akif gibi beyan-ı mızrabı İslâm'ın elemleri olan ve elemleri kendi kalbine yerleştirerek, İslâm'ın kalbini ğöğsünün içine sığdıran bir şâiri görünce, şehidler: "Biz bu kadar eziyet çekmedik; ve ıstırabın bu derecesine biz tahammül edemeyiz!" derler."

Mithat Cemal KUNTAY:
"Ben bu "Mehmed Akif'leri sevdim:
* Politikanın Müslümanı olmayan Mehmed Akif'i;
* Hayatı boyunca bir tek yüzü olan Mehmed Akif'i;
* Tenkide, itiraza, tartışmaya, kusurlarını konuşmaya katlanan Mehmed Akif'i;
* Sırrınızı, menfatinizi, maddî ve mânevî mukaddesatınızı emanet edebileceğiniz Mehmed Akif'i;
* Bir çocuk kadar temiz ve bir kadın kadar ince olan Mehmed Akif'i."

Nihad Sami BANARLI:
"-Ben, Mehmed Akif'i büyük şâir, büyük vatansever, manzum hikâyeler ve vaaz yazarı, bilhassa inanmış bir insan olarak her hatırlayışımda evliyalar kadar temiz ve lekesiz görebilmenin hazzını duyarım.
İçim rahattır. Düşünürüm ki, vatan çocuklarına her hareketinin hesabı verilecek kadar faziletten ibaret, seciye sahibi bir örnek göstermek icab edince, İstanbul semaları kadar açık bir alınla "İşte Akif"! diyebilmek ne kadar güzeldir."

Cemil Sena ONGUN:
"Akif, bütün yurtseverlerin, bütün milletseverlerin sâlim bir akla, temiz bir vicdana malik olan bütün faziletli kimselerin duygu ve düşüncelerine tercüman olmuş; onların hissedip de söyleyemediği herşeyi açık ve büyük bir cesaretle, tekrar tekrar söylemiştir. Onda bu cesaret bir göteriş değildir.
Akif, hiçbir şey yazmamış olsaydı da bize yalnız İstiklâl Marşı'nı verseydi, yalnız bu eseriyle kendisini Edebiyat Tarihimizde ebedîleştirmiş olurdu."

A. CERRAHOĞLU:
"Divân şâirlerini aradığımız zaman, duvarlardan şarap sızan bir mehyaneye, yahut da gümüş kurnalı bir hamama gideriz. Halbuki, Akif'i aradığımız zaman gideceğimiz yer Fatih Camii'dir.
Safahat'ı açar açmaz, onu bu kutsî ve semavî mâbedin nur taşan sinesine sokulmuş görüyoruz. Öndeki maksureciklerden birine oturmuş, geçmişin latif hâtıraları içinde oyalanıyor: İşte beyaz sarıklı bir baba ve etrafında, hasırlar üstünde koşan-fesinin imamesinde bir boncuk bağı, püskülsüz, yeşil sarıklı-mini mini bir oğlan çoçuğu!
Mehmed Akif, hiçbir zaman, sarığın manevî-fikrî atmosferinden sıyrılamadı; ve hayatını seve seve Şeriatin savunmasına vakfetti."

Prof. Dr. Ali Nihad TARLAN:
"Dünyanın bu buhranlı anında tek vazifemiz, millî varlığımızı okuyan mukaddes nesiçlerle ruhumuzu sarıp tek bir vücut halinde Türk vatanının istiklâli, refahı ve azemeti için seferber olmaktır. Önümüzde bir bando vardır. Milletimizin ruhunu, zaferini, şan ve azametini terennüm eden bu bandoda en kuvvetli seslerden biri de Akif'tir.
Bu milleti yükseltmek; vatanını korur, onu refaha eriştirir bir câmia haline getirmek lâzımdır. Esasen bu aşk ve kültür ona icab eden sesi verir. Böyle bir sanatkârın tok, gür, hakikaten ayrılmayan sesi, asırlarca milletin ruhunda çağlar... Tafsili zâid olan hayatiyetiyle Akif bu evsafı tamamiyle hâiz bir şahsiyettir."
Onun tertemiz, lekesiz hayatı, din ve vatan uğrunda dâima mücadelesi, her türlü maddî mükafatı istihkâr etmesi, bir fen şubesine intisap ettiği garbın fennî tekamülünü gördüğü halde, Türk ve İslâm kültürünün sinesine yerleşmesi ciddî, vekarlı, iradeli, yüksek vasıflarda bir fikir ve edebiyat adamı olarak şerefle yaşaması ve nihayet muazzam eseri buna en beliğ bir şâhittir."

Eşref EDİP:
"Akif, aruzun Mimar Sinan'ıdır. Aruz mimarı olarak, Akif tektir. Aruzda yüz katlı binalar kurar. Akif'ten evvel hiç kimse, bu derece ayağa kalkan bir nazmın sayısız katlarından ufuklara bakmadı.
Aruzun içine derûnî bir aruzun musikîsini soktu. Güftesini bırakın, onun bazı şiirleri beste olarak da eserdir."

Şükufe NİHAL:
"Akif, dönmedi. Paraya, mevkie yaltaklanmadı. Vicdanına hıyanet etmedi; gururunu çiğnemedi, insan kaldı. Hak bellediği yolda yalnız gitti."

Hüseyin CAHİT:
"Akif'in hayatı da büyük bir şiirdir."

Dr. Mazhar OSMAN:

"Akif, şiirlerinde dinsizliğe, kaba sofuluğa, riyâkar taassuba cihad açmıştı. Akif için din, doğruluk ve ilerlemekti. Akif öteki şâirler gibi ne aşk ve garamdan, ne çemenlerden bahsetmiş, böyle bir şiir yazmamıştır. Akif şiirle vaazeden bir müttaki, bir ahlâkçı idi... Bir predikatör gibi halkı ahlâken yükseltmeye uğraşırdı."

Prof. Fuat KÖPRÜLÜ:
"İslâm ittihadının müterennimi olan Mehmed Akif, aruz vezninin kıyas kabul etmez bir üstadıdır. Halk hayatını sâde bir lisanla en reailist bir şekilde tasvir eder. Bazan çok kuvvetli bir lirizme yükselen Akif, Garp şiirinin tesiri altında kalmamıştır. O, halk içinde yetişen demokrat bir şâirdir.
Türk şiiri birbirine benzemeyen bu üç şâirin (Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Mehmed Akif) tesiri altında,Tevfik Fikret ve muakiplerinin mahdut dairesinden kurtularak muhtelif temayüller almak istidadını gösterdi."

Orhan Seyfi ORHON:
"Türk edebiyatına hakikî erkek sesini o getirdi. Dar kafes içinde şakıyan Türk şiiri, hayatın sesini onun feryatlarıyla bize duyurdu.
Alev gibi çırpınan bir kalbin içinden geçerek fikrin nasıl şiir olabileceğini ilk defa o gösterdi."

Kâzım KARABEKİR PAŞA:

"İttihad-ı İslâm dâvasını İslâmlık kadrosu içinde şiirle neşir ve telkin eden en samimi ve heyecanlı şâirimiz Mehmed Akif'tir.
Akif, benimsediği bir davâya ne kadar candan bağlanan bir şahsiyet olduğunu "İstiklâl Marşı'nda gösteriyor."

Peyami SAFA:

"Vatanın dünden bugüne kalan en yüksek sesi Namık Kemal'se, onunla beraber, bugünden yarına kalacak ses de Mehmed Akif'indir.
..... Kemal'in siyasî ahlâkını ve hürriyet idealini Mehmed Akif'in içtimâî ahlâkı ve fazilet aşkı tamamlıyordu."

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU:
"Son şâirlerin ve mütefekkirlerin meyanında hiç kimse, noksanlarımızı, zaaflarımızı, ilim, irfan, medeniyet ve ümran sahasındaki tedennimizi ve bazı ahlâkî tereddîlerimizi Mehmed Akif Bey kadar şiddetli ve hiddetli yüzümüze vurmamıştır. Onun kalemindeki ve infial ve bu tervehhür ise, dâima terakkî, tekâmül gibi medenî ve ilmî mefhumlar namına vuku bulmuştur.
Ümmetçi ve Şeriatçı olmak, Akif için bir nakise değil, bir meziyettir..."

Prof. Ferit KAM:

"Şiirlerinin güzelliği güneşin güzelliği kadar zahirdir."

Abidin DÂVER:

"Memleketimizde, İstiklâl Marşı'nı bütün talebelere ezberletiyorlar mı bilemem? Elbette marşın güftesini tamam olarak çocuklara öğreten arkadaşlar vardı. Şayet bunu yapmayan öğretmenler varsa, onlardan rica ederim, İstiklâl Marşı'nı bütün talebelerine ezberletsinler.
Türk'ün İstiklâl Harbi bir harikâdır; İstiklâl Marşı da, o harikânın harikâlı şiiri ve on kıt'a içine sığdırılmış tarihidir."

Behçet Kemal ÇAĞLAR:

"Sanatta inanmanın ana şart olduğu; gün geçtikçe her başa yerleşiyor, her göze çarpıyor.
İnanmak lâzım. Terennüm etmek için sevmek ve inanmak... İnsana konuşabilen hayvandır, derlerdi. Biz, insan, inanabilmekle hayvandan ayrılandır diyoruz.
İnanmayan zekâ, bir maymun zekasından farksızdır; sivri ve maymun zekâya kıymet verenlerden değiliz.
İnanmak, insanlığın; inanmak şairliğin; inanmak, dürüstlüğün ilk şartı...
Hiç inanmayandansa, inanmak kabiliyetini kaybetmiş olandansa, inandığımız şeylerin büsbütün zıddına inananları yanımızda, yakınımızda görmeyi bin kez tercih ederiz.
Onun içindir ki; hiçbir şeye inanmadığı, inanmak hassasını kaybettiği için adam yerine koymadığımız bir çok dejenere değerciklere dudak bükerken, dâvamızın aksi dâvâya saplanmış olanları bile sayıyoruz ve saygı ile anıyoruz.
Mehmed Akif'e gelince; bu, o müstesna, yüksek insanlarımızdan ve sanatkârlarımızdandır ki; Milletimizin en kara günlerinde mısraları imanımızın, ümidimizin birer remzi halinde dudaklarımızda yaşamış, kalbimize hâkkolmuştur."

İbrahim Alaeddin GÖVSA:

"Türk halk dilini onun kadar munis ve tabiî kullanan olmadığı gibi, Türk halkının gönlünü onun derecesinde doğrulukla ve samimiyetle konuşturan bir şâirimiz yetişmemişti. Öyle sanıyorum ki, Safahat, şark ufuklarında akisleri asırlarca dalgalanmaya namzet bir şaheser olarak kalacaktır."

İsmail Habib SEVÜK:

"Akif, Türk fonetiğini ilk kullanan şâirdir. Aruza hâkimiyeti itibariyle bütün mâziden beri kalkıp gelen yedi asrın en büyük irtifaıdır."
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:17 am

Mehmet Âkif Ersoy - Kaynaklar

1- Mehmed Akif - Hayatı, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları - Eşref Edip- II Cilt, İstanbul, 1928 - 1939.
2- Mehmed Akif - Mithat Cemal Kuntay, İstanbul, 1939.
3- Mehmed Akif - Hayatı, Eserleri - Fevziye Abdullah Tansel İstanbul, 1945.
4- İslâmcı Bir Şâirin Romanı - M. Emin Erişirgil. İstanbul 1956.
5- Bütün Cepheleriyle Mehmed Akif - Hilmi Yücebaş, İstanbul 1958.
6- Mehmed Akif'in Hayatı ve Tefekkür Cephesi - Fehmi Cumalıoğlu, Ankara 1959.
7- Mehmed Akif - Milliyetçiler Derneği Neşriyatı İstanbul, 1961.
8- Mehmed Akif ve Cemiyetimiz - Faruk Kadri Timurtaş, İstanbul, 1962.
9- Necid Çöllerinde Mehmed Akif- Cemal Kutay İstanbul, 1963.
10- İstiklâl Marşımızın Tarihi, Muhittin Nalbantoğlu, İstanbul, 1964.
11- Akifnâme- Hasan Basri Çantay, İstanbul, 1966.
12- Mehmed Akif- Sezai Karakoç, İstanbul 1968.
13- Mehmed Akif- Hayatı, Eserleri ve Tesiri- Veli Ertan. İstanbul, 1969.
14- Mehmed Akif- Ahmet Kabaklı, İstanbul 1972.
15- İslâm Şairi Mehmed Akif- V. Vakkasoğlu, İstanbul, 1976
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mehmet Akif Ersoy Şiirleri

Mesaj tarafından canfeda Bir Salı Haz. 08, 2010 1:18 am

Ey Yolcu

Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan,
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
avatar
canfeda
Müdür Yardımcısı
Müdür Yardımcısı

Aktiflik :
500 / 999500 / 999

Kadın
İtibar : 7
Kayıt tarihi : 20/01/09
Mesaj Sayısı : 154
Konum : Ankara
Ruh Halin :

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz